Nurlardan iktibas edilen cümlelerden RAP hazırlayan, yani HAK ve BATILIN karmasiyla

 

HIZMET ettigini zanneden Uğur AKKAFA bir HEZİMETE daha imza atmış.

 

 

LINK : Nur Mektebi / Bu Bir Gençlik Hareketi (Rap)

 

 

 

 

Size tek bir sual edicem;Kur'anı Kerim Rap makamında okunabilir mi?Misalen duha suresini okuyorsunuz ve rapçilerin tarzında.Peki sebeb niye diye sorarsanız; gençlere Kuranı sevdirmek...Ne dersiniz, olur mu?

 

 

Kitab dışı ve KAFA fenerlioluşumların hem ağbabası hem fikirbabası olan bu adamın

Kafasından daha ne kadar çılgın proje geçiyor bilinmeyen aynı kişinin yeni showları artık güldürmüyor.

 

 

Hızlı ve sinsi bir şekilde dinin içine müzik sokulmaya çalışılıyor.

Çünkü dini bozmanın en kolay yollarından biri budur. Hıristiyanlığı aslından uzaklaştıran önemli unsurlardan biri de Kiliselere müziğin sokulmasıdır. İslamiyet’i de Hıristiyanlığın durumuna düşürmek için müziğe ağırlık verilmektedir.

 

 

Ben şahidim ki: Ben Kastamonu Gölköy Enstitüsü'nde okurken bazı muallimler tarafından bize dinsizlik dersi verilmişti. Hâşâ!.. Hazret-i Kur'anı Hazret-i Peygamber'in yazdığını ve İslâmiyet'in artık mülga olunacağını, medeniyetin ilerlediğini, bu asırda Kur'ana ittiba etmek büyük bir hata ve gerilik olduğunu, hattâ bir gün bir muallimin yaptığı gibi; İslâmlar namaz kıldıkları ve âhireti düşündükleri için daima muzdarib bir halde, ömürleri elem içinde geçtiğini ve İslâm câmilerinde daima bir ölgünlük havası estiğini, Hristiyanların kiliselerinde ise daima neş'e ve canlı hayat bulunduğunu ve Hristiyanlar çalgı ve saire gibi eğlencelerle hayatın tadını alıp ömürlerini neş'e içinde geçirdiklerini söylüyorlar.. (Mustafa Sungur Müdafaası)

Şualar ( 558 )

 

 

Bu gençler bir sürü kişinin hidayetine sebeb oluyor diyenler varsa….

En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.

İşarat-ül İ'caz ( 22 )

 

 

 

"Risale-i Nur KUR'ANdeğil ki", diyenlere Üstad Hazretlerinin cevabı: 

 

 

 



1977'den sonra CIA, Paralel'i kontrol altına aldı ! Dünya genelinde büyük yatırım yaptı! Okullar, hanlar, hamamlar, medreseler açtırdı! Büyük para akışı sağlandı! Artık paralelin bileti kesilmişti, tasfiye olunacak. Peki "üst akıl" boş duracak mı?

Elbette ki hayır. Yeni oluşumlarla devam edecekti. Bu beş senede etrafımıza bir bakalım neler oluşmuş.

1.Sözler Köşkü

2.Nur Mektebi

3.Çınaraltı

4.Çay House

„Peki ne var bunda masumane gençler risale dersi yapıyorlar !“ diyebilirsiniz. Halbuki aynısını yıllar önce paraleller içinde söylememişmiydik? peki bu yapıyı bir inceleyelim: paralellerle olan benzerlikleri çok dikkat çekici...

sıralayalım

1.Beş yıl gibi kısa bir sürede hızlı gelişmeleri (finans)

2.Abilerin çocuklarını ele geçirmeye çalışmaları

3.Cemaatimizin derslerine gelip kartvizit dağıtıp cemaatimizdeki abileri kendi yerlerine davet etmeleri...

4.Sosyal medyada çok güçlü olmaları

5.Giyim-kuşamda asri giyinmeleri (gizlilik)

6.ilk çıkış yeri İzmir

7.Kendilerini birbirlerinden ayrı göstermeleri kısaca diyorlar ki istanbulun ankaranın bizimle alakası yok (hücre yapılanma)

8. Kendilerini bağımsız (!) ve tüm cemaat ve sair oluşumların üstünde goruyorlarmis.

Hülasa maksad hep aynı,

 

·         Hizmet-i imaniye ve Kur'aniyeye zarar vermek,

·         büyümesini engellemek,

·         durduramasamda kontrol edip tahrif ederek istedikleri mecraa çekmek.

Metodları üç beş farka gene tezgahta saf müslümanlara servis. Emri bilmaruf nehyi anilmunker kaidesince bizden uyarması.

 

Tek fark:

 

Bir zamanlar ağlama ayağına birisi milleti çekti kendine, bu gençler de güldürerek çekmeye çalışmakta. Bir paranın 2 yüzü.

  

Zehire tiryak namı vermekle, tiryak olmadığı gibi; zındıka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir heyetin vaziyetine, ne nam verilirse verilsin, Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübarekler Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin o mana değişmez.

Barla Lahikası ( 197 )

Asıl nasıl başladı…ve önü nasıl alındı?

 

Cayhouse, Sözler Köskü & Hayalhanenin Tarihcesi…….

Bir zaman has ve faal bir Nurcu, bir büyük şehirde herkes rahatlıkla ve çekinmeden gelip Nurlardan istifade ettirebilelim düşüncesiyle bir LOKAL tarzında bir kıraathane bir ÇAYHANE açmak istedi.

Temiz bir perde ile perdeleyip arka kısmında dinî kitablar ve Külliyat-ı Nur konulup,hazırlanmış olan masalarda ücretsiz okuma imkânı ve suallere cevablar verileceği yazılı levha asılacak.

Ön kısmında da ÇAY verilecek. Bu düşünce Hz. Üstada intikal edince izin vermedi. ŞİDDETLE REDDETTİ !!! Halbu ki bu fikir,zahir nazarda makul ve maslahatlı görünüyor. Demek akl-ı beşerî bu sahalarda merci değil. (Zübeyir Gündüzalp, Ravi: Rüsdü Tafral)

**************************

Fırıncı anlatıyor:

«Bir gün Galatasaray Lisesi’nde okuyan ve sonradan eczacı olan bir zât ziyarete gelmişti. Ben son ânında geldim. Tatsız bir vaziyet vardı, O anda anlayamadım. Onun ayrılmasından sonra Hazret-i Üstad, o anda hizmetinde bulunan kardeşlere çok hiddet etti. “ÇOCUK bunlar, ÇOCUK olmasa tardedeceğim, bilmiyorlar. Çocuk bunlar!” dedi. Ben de mes’eleden çok endişeli bir halet-i ruhiyeye girmiştim. Bu sırada Üstad Hazretleri karyolada oturuyorlardı. Ben ise yerde ve halının üzerindeydim. Birden bana hitaben şöyle dedi:

“Muhammed, kardeşim, sen hakem ol, ben diyorum ki Risale-i Nur’un neşir ve medrese tarzı hizmetlerinin devam ve inkişafı lâzım, bunlar ise başka şeyler, başka hizmetler düşüncesinde.” Ben mes’eleyi “başka hizmetler” tabirinden anlamakla beraber, “Üstadım bizim vazifemiz, Risale-i Nur’un neşri ve ve medreselerin devamıdır.” deyince Üstad yüksek sesle “Tamam” diye ifadede bulundu. Ve o hiddet hali akşama doğru hayli hafif-ledi. Sonra Muhsin Ağabeye sordum. Gelen kardeşin bizim tarz-ı hizmetimizi pasif telakki etmesi ve orada bazı konuşmaların cereyan etmesi, Üstad’ın hiddetlenmesine sebeb olmuş.» (Son Şahitler-3 sh: 235)

 

Bediüzzamanın DAVASINDA, Bediüzzamanın tarzında hizmet edilir. Sair Mesleklerin vasıtaları ve tarzlarıyla değil. (Zübeyr Gündüzalp)

 

Risale-i Nur ve desatiri, kıyamete kadar tebdil edilemez prensibleri Lahikalarda çokca nazara verilir. Bu Esasat kafa fenerine göre değiştirilmez. 

Fırıncı ise Zübeyirağabeye takıldı. Zübeyir ağabey içeri aldı onu. Kendi odasına aldı.

Anlatıyor da anlatıyor Fırıncı. Ben de merak ettim. Dışarı çıktım oradan pencereden görürüm dedim. Gördüm. Zübeyir ağabey yatağında yatıyor, yatıyor derken uzanıyor uykuda değil yani, Fırıncı  anlatıyor. GENCLERI HAREKETLENDIRMEK LAZIM, böyle lazım falan. Zübeyir ağabey de

dirseğini dayıyor, biraz doğruluyor Fırıncı’ya, “ben senin dediklerini

Üstadımdan işitmedim, Risale-i Nur’da görmedim, kafam çalışmaz” diyor.

Fırıncı yine kendi bildiklerini kendi anladıklarını anlatıyor. Tavrı Zübeyir ağabeye “evet” dedirtmek. Yani “bunları yapın iyidir, güzeldir.” Mümkün mü onun dediği ve yaptığı şeyler. Ben tabi sonradan gördüm bunları, işittim de. (Rüsdü Tafral)

İşte bu masum çocukların, Risale-i Nur'dan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cedvelde dercettik. Bunların, bu zamanda bu ciddî çalışmaları gösteriyor ki: Risale-i Nur'da öyle manevî bir zevk ve cazibedar bir nur var ki; MEKTEBlerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icad ettikleri her nevi eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürur, bir şevk Risale-i Nur veriyor ki çocuklar böyle hareket ediyorlar.

Tarihçe-i Hayat ( 318 )

 

Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar, hamiyet-i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da za'f u acz ve iktidarsızlık noktasında; merhametkâr, kudretli bir Hâlıkı bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidadları mes'udane inkişaf edebilir. İleride, dünyadaki müdhiş ehval ve ahvale karşı gelebilecek bir tevekkül-ü imanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata müştakane bakabilirler. Acaba alâkaları pek az olduğu terakkiyat-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i maneviyesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz sırf maddî felsefî düsturların taliminde midir? Eğer insan bir cesed-i hayvanîden ibaret olsaydı ve kafasında akıl olmasaydı; belki bu masum çocukları muvakkaten eğlendirecek terbiye-i medeniye tabir ettiğiniz ve terbiye-i milliye süsü verdiğiniz bu firengî usûl, onlara çocukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaatı verebilirdi  (M:421)

 

Risale-i Nur'un erkân-ı mühimmesinden Halil İbrahim'in ondört yaşındaki evlâd-ı manevîsi, Risale-i Nur dairesindeki masum şakirdlerin dairesinde inşâallah ehemmiyetli mevki alacak. Ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şakird ruhu görünüyor. Mektubunda çocukça konuşmamış; gayet müdakkikane büyük bir âlim gibi konuşması bizi çok sevindirdi. Mâşâallah, Bârekâllah dedirdi.(K:259)

 

    Üstadın mâsum çocuklarla sohbet ve muhaveresi ise; çok ibretli ve saadetlidir. Emirdağı ve civarı köylerinde, yanına gelen mâsumlara, büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. (T:465)

 

 "Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz.

Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Herbirisi, bizim için birer üstaddır.

Kastamonu Lahikası ( 129 )

 

Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.(L:203)

 

 "Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz.

Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Herbirisi, bizim için birer üstaddır.

Kastamonu Lahikası ( 129 )

 

Fa'al, cidden çalışkan, Risale-i Nur ve Medrese-i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed'in mektubunda, Eşref namında on yaşında bir masum çocuğun; köyünü, malını terkedip, iki gün mesafeden gelip, hiç yazı yazmadığı halde, on gün zarfında Risale-i Nur'u yazmağa muvaffak olması, Risale-i Nur'un bir kerameti olduğu gibi, Medrese-i Nuriye'nin de hârika bir çiçeğidir deniliyor.

Evet biz de deriz ki: Maddî bir kışta güzel çiçeklerin açılması, bir hârika-i kudret olduğu gibi; bu asrın manevî ve dehşetli kışında, Sava Karyesinin, yani Sava şeceresi bin güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binler gül-ü Muhammedî (A.S.M.) çiçekleri açması; elbette hârika bir mu'cize-i rahmet ve bu memlekete hârika bir keramet-i inayet-i Rabbaniye ve Risale-i Nur talebelerine hârikulâde bir ikram-ı İlahîdir diye itikad edip, Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükrederiz. (K:132)

 

Çünki dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde

Barla Lahikası ( 123 )

 

“Resul-i Ekrem (A.S.M) فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَemrini tamamiyle imtisal ettiği için, bütün ef’al ve akval ahvalinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor ... hatta tekellümünde ve ekl ve şürbünde iktisadı rehber ve israfdan kat’iyyen ictinab etmiştir.” L:60

 

Sohbet-i Nebevî telkinlerinin neticesi olarak sahabeler daima marziyat-ı Rabbaniyeyi merak edip o mes’eleleri sohbet ederlerdi. Bu hal, bizler için ittiba edeceğimiz en mühim örnek ve tekâmül sebebidir. Şöyle ki:

 

“Meselâ şu zamanda siyaset metâı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçlar gibi ... ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, hâlik-ı semavat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmında istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesâilini elde etmek idi ... Her kimin güzelce bir istidadı bulunması, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i mârifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhâverettan taallüm ediyordu.” S:481

 

Bu sebeble “İçtihadda yani istinbat-ı ahkâmda, yani Cenab-ı Hakk'ın marziyatını kelâmından anlamakta, sahabelere yetişilmez. Çünki o zamandaki o büyük inkılab-ı İlahî, marziyat-ı Rabbaniyeyi ve ahkâm-ı İlahiyeyianlamak üzere dönerdi. Bütün ezhan, istinbat-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler, "Rabbimizin bizden istediği nedir!" diye merak ederdi. Ahval-i zaman, bu hali işmam ve ihsas edecek bir tarzda cereyan ediyordu. Muhaverat, bu manaları tazammun ederek vuku buluyordu.” S:491

 

Halbuki “Şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhit-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor, dağıtıyor.” S:492

 

Demek müsbet telkin ve tekâmül şartlarını bulmak için -bilhassa nur medreselerindeki hayatta- asr-ı saadetin mezkûr sohbetlerini ihya ve asr-ı hâzırın sohbetlerine de kapıyı kapamak gerekir. Çünkü, cemiyette merak edilip alâka duyulan ve böylece umumîleşen mes’eleler hakkında yapılan sohbetler, o mes’eleleri idame ettiren en müessir telkinlerdir.

 

“Vaktimi lüzumsuz sohbetlerle ve tasannu’ve hodfüruşluk ile geçirmemek için tecrid koğuşunda bulunucağım.” L:266

 

 “Bizim mesleğimizde sohbet-i sûriye ehemmiyeti azdır.” K:214

 

Evet, hokkabazlıkla insanları  güldürüp gafletin galebesine çalışan in­sanları zecreden bir hadis meali de şöyledir:

«Yazıklar olsun o kimseye ki, in­sanları güldürmek için konuşur ve yalan söyler; yazık yazık ona.» (Seçme Hadisler 1. kitab 52. hadis)

Evet, bu zamanda ekser insanların alıştıkları konuşmalar, maalesef bu anlatılan manada fuzuliyat olduğundan böyle konuşmalara katılmamak gerekiyor. Aksi halde kişi aynı halin tesirinde kalır ve alışır.

 

Zübeyir ağabeyin ihtilat etmeyi yasaklayan bir hadisesi:

Biz Süleymaniye dershanesinden Zübeyir ağabey ile beraber Haseki semtindeki dershaneye gelince Zübeyir ağabey, bu medreseye gelinmesine yasak koydu ve bana gelinmemesi için tenbih etti.

Hatta Zübeyir ağabeyle arasıra görüşmek için dershaneye gelmek isteyen biri, arabasının bazan lüzumiyeti vesilesiyle gelmek isteyen bir zata, “arabanla gel, ve bana düldül kapıdadır de” şeklinde bir bahane ortaya koyduk ve bu bahane ile zaman zaman böyle istisnaî bazı kişiler gelebiliyordu.

Bu yasağın nedenini çokları ne o zaman ve ne de şimdi bilmemektedir. Çünki füzulî konuşmalar ve şunun bunun taklidini yaparak ve bazı hikâyelerle gülüp güldürmeler, o kadar alışılmış ki adeta bunlar meşruiyet kazanmış gibi idi. Bir gün Süleymaniye derhanesinin arka odasında güldürücü hikâyelerde mahir bir zat, füzuliyatla cemaatı epeyce güldürmesinden rahatsız olan Zübeyir Ağabey duruma müdahale için  oturduğu üst kattan alt kata doğru inerken güldüren zat da kapıdan çıkmıştı. Zübeyir Ağabey de bu güldüren zata: Ah bir bilsem ki bu güldüren zat kimdir?” demişti. Benim küçük odamın kapısı açık olduğundan hadiseye bizzat muttali oldum.

Zübeyir Ağabeyle beraber uzaklaştığımız Süleymaniye heyeti, Anadolu nurcularına sözü geçen bir heyet iken, bizim dershaneye geliş yasağı konmasının sebeblerini herkes bilmez. Gerçi zamanla bu yasak da aşıldı, fakat mesele yasak konmasındaki sebeblerde aranmalıdır. Yani ihtilat edilince ihtilat edilenlerdeki hususiyetler zamanla kişilere aşılanır. Buranın izahı da sosyolojik kanun olup ve uzun çekeceğinden ve hatta gereksiz gördüğümden kısa kesiyorum.

 

Merhum ve muhterem Tahirî Mutlu Ağabeyle vefatına kadar ayni medresede beraber kaldık. Hayatı daima Nur hizmetinde geçerdi. Risale-i Nur’un tashihi, neşri ve dersi, esas teşkil ediyordu. Fuzulî ve afakî konuşmaları yoktu. Hatta Tahirî Ağabey odasında yemek yerken dahi Risale okutur dinlerdi. Ve böyle yemekte geçecek zamanı dahi ihya ederdi. Gelen ziyaretçilerden bazıları, fazlaca ve maslahatsız oturup zaman işgal ettiklerinde Tahirî Ağabey sıkılırdı. Fakat bunu hissettirmezdi. Ben de bu durumu önlemek için Tahirî ağabey’e: “Sizin hizmetleriniz var, isterseniz odanıza buyurun” diyerek odasına gitmesine yol açardım. Tahirî Ağabey de mütebessimane kalkar, selâm verip odasına giderdi. Çok iktisadlı ve nizamlı bir hayatı vardı.

 

(Rüşdü Tafral)

 

Hz.Üstad ehl-i dünyanın kendisini ihtilattan tecrid etmesi hakkında diyor ki:

“Hâlık-ı Rahîmim o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi safi bırakıp, gıll u gıştan âzade olarak Kur’an-ı Hakîm’in feyzini olduğu gibi almağa vesile etti.” M:47

Demek lüzumsuz konuşanlar arasına ihtilat etmek, manevi feyiz almaya manidir.

 

Yani «Ulema ile beraber oturunuz. Ve diz dize sıkışınız. Zira Allah, sema yağmuru ile toprağı dirilttiği gibi ulema meclislerindeki hikmet nuru ile kalbleri diriltir.» Ramuz-ul Ehadis: sh: 271 ve Keşful Hafa: hadis: 1059

Bu ifadeler, hikmeti esas alan Risale-i Nur’a da işaret eder.

Evet, burada geçen hikmet hakkında Risale-i Nura bakan şu işaretler var:

 

İmam-ı Azamın Ebu Yusufa vasiyetinden bir kısımı aynen şöyledir.

Halk önünde konuşma, yalnız sorduklarına cevap ver! Avam ve tüccar arasında da dinî ve zarurî bilgiye ait olmıyan sözlerden ka­çın. Avam arasında ne gül, ne de gülümse! Çarşı pazara da çok çıkma! Halk ile çokça düşüp kalkma! Onlar seni arasınlar.

Delilerle konuşmayan, münazara âdabını bilmiyen ve iddialarını delilleri ile isbat edemeyen ilim adamları ile söze girişmekten kaçın! Mevki ve makam peşinde koşan, halk arasındaki günlük meselelere dalan ve bu suretle kendilerine şöhret ve menfaat sağlamak istiyen kimselerin söz­lerine ve aralarına ka­rışma! İPA:1610

 

 

 

 

 KITABIN bu sarih ifadelerine rağmen KAFA fenerine göre bir Gençlik hareketi çıkaranlar hem Deasatir-i Nuriyeyeye, hem muazzez Üstadımıza hem Üstadımızın SADIK Talebelerinin şahs-i manevilerine muhalefet ediyorlar. 

Bizim hizmetimiz Risale-i Nur’un imanî ve Kur’anî hakikatlarını yaşayarak cihad-ı manevîye-i dinîyede meyadin-i hizmette lisan-ı halimizle tebligat ki lisan-ı hal lisan-ı kalden daha tesirlidir ve bu suretle bu hakikatların insanlara insibağ etmesini temin etmektir. Bu da Üstad’ın meslek, meşreb, usul, esas ve tarzıyla ders ve dershane hizmetleri ile olur. Başka zeminlerde başka vasıtalarla olmaz. Mualla ve muazzez aziz Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî de böyle yapmış bu tarzı meslek meşreb edinmiş ve talabelerine de ısrarla tavsiye ve vasiyet etmiştir. Bu asırda sair usüller faydalı olsaydı, onları da istimal eder vasiyet veya tavsiye ederdi, etmedi.

 Hususî hizmetkârlarına bu tarzından ayrılmayacaklarına dair defalarca Kur’an üzerine yemin ettirmiştir. Yemin ettirmekteki maksadı sadık ve fedakâr hizmetkârlarına itimad eksikliği değil meslek ve meşrebine ve tarzına çok güçlü vurgu yaparak tarzının önemine bu usulle dikkat çekmektir. (Zübeyr Gündüzalp)

Aziz, sıddık kardeşlerim ve mânevî Medresetü'z-Zehranın Nur şakirtleri,

Ben Isparta'ya geldiğim vakit, Isparta'da İmam-Hatip ve vâiz mektebinin açılacağını haber aldım. O mektebe kayıt olacak talebelerin ekserisi Nurcu olmaları münasebetiyle o mektebin civarında gayr-ı resmî bir surette bir Nur medresesi açılıp, o mektebi bir nevi medrese-i Nuriye yapmak fikriyle bir hâtıra kalbime geldi.

Bir iki gün sonra, güya bir ders vereceğim diye etrafta şâyi olmasıyla, o dersimi dinlemek için RICAL ve NISÂ kafilelerinin etraftan gelmeleriyle anlaşıldı ki, böyle NÍM RESMÍ ve UMUMÍ bir MEDRESEY-Í NURÍYE açılsa, O DERECE KALABALIK ve TEHACÜM olacak ki, kabil olmayacak.

Afyon'da mahkemeye gittiğimiz vakitki gibi PEK çok LÜZUMSUZ ÍCTÍMALAR olmak ihtimali bulunduğundan, o HÂTIRA TERK EDÍLDÍ, kalbe bu ÍKÍNCI HAKÍKAT ihtar edildi.

Hakikat de şudur: "Herbir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük MEDRESEY-Í NURÍYE YE çevirsin.

Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i Nuriye ittihaz etsin.

Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur'u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir" diye kalbe ihtar edildi. Ben de kardeşlerime beyan ediyorum.

Hasta Kardeşiniz Said Nursî

 

Emirdağ lahikasi 2|Emirdağ'ın manidar bir hatırası 103-104

 Bu parağrafdan ve Nur Külliyatından anlaşılıyor ki: Demokrat hükümetinden önce Risale-i Nuru ve cereyanını her türlü tecavüzlerle imha edemeyen gizli cereyan, Risale-i Nurun bir derece serbestiyet kazandığı Demokrat devresinde, sinsi cereyanın Nur dairesine hulûl ederek içten bozmak plânını takib edeceklerini bilen Hz. Üstad, daha çok merkezî Nucuların nazarını kemmiyetten keyfiyete çeviriyor ki, hulûl yolunu kapasın manasında bir irşad var. Nitekim bu hususta bazı hatıralar da var. Sisi cereyan, merkezî Nurcuları tahrib etse, geniş dairesi de dağılır diye bir planı takib eder. 

 

 

 

Bu kaza-i İlahînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr-ı ihlasa muvafık olmayan dünya cihetini de Risale-i Nur ile arzu etmesinden...                 Şualar- 295

 

 

 

 

Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı, yalvarmalı.

Emirdağ Lahikası-1 ( 223 )

 

 

 

Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. "Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız, onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar." diyorlar. Kemmiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlası taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.

Tarihçe-i Hayat ( 731 )

 

Hem müşterileri de aramağa mecbur değiliz, müşteriler yalvarmalı.

Kastamonu Lahikası ( 242 )

 

 

Hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler hakikî ihtiyacını hissedip ve yarasının tedavisi için Risale-i Nur'u aramasının lüzumu...

Emirdağ Lahikası-1 ( 257 )

 

Fakat biz Risale-i Nur şakirdleri ise: Vazifemiz hizmettir, vazife-i İlahiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamakla beraber; kemmiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbab altında Risale-i Nur'un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkanın ve dalaletin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve biri yüze ve bazan bine mukabil yüzer ve binler hakikî mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık'ın ihbarını aynen tasdik etmiş, vukuatla isbat etmiş ve ediyor.

Tarihçe-i Hayat ( 294 )

 

 

vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve halka kabul ettirmek ve revaç vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvak ve inayetlere mazhar etmek gibi kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmazlar ve harekâtını onlara bina etmezler. Hâlisen, muhlisen çalışırlar, "Vazifemiz hizmettir. O yeter." derler.

Tarihçe-i Hayat ( 315 )

 

  

“Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delaletiyle, siz de bu kahramana iktida etmişsiniz. Binden bir-iki adam sizden kabul etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazan bir-iki adam, bine mukabil geliyor.” Em:56

 

Risale-i Nur'un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitablar daha beligane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur: Said yoktur, Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattır, hakikat-ı imaniyedir.

 

Tarihçe-i Hayat ( 687 )

 

İyi niyetli ve kitaba teslimiyetli olanlar için yukardaki deliller kafidir;daha çok ilaveler yapılabilir çok şeyler söylenebilir.

 

YENI VIDEO






Dersde izah 1

Dersde izah 2

Bediüzzaman Hz. CAYHANE acilmasini reddetti

Eğer bir muannid tarafından denilse: 
Üstad Hazretleri bu manayı irade
etmemiş?

Biz de deriz ki: Faraza 
Bediüzzaman Hz. irade etmezse, fakat 
kelâm delalet eder 
(ÇAYHANE – ÇAYHOUSE).
Kıyamete kadar Müceddidiyeti devam 
eden Bediüzzamanın müceddidiyet 
makamından bir irşaddır.

RAP ile Nurculuk olmaz