Vakıflık ile ilgili sesli dersler:

 

-1-

 

-2-

 

-3-

 

-4-

 

-5-

 

 

  

VAKIFLIĞIN EHEMMMİYETİ

 

Ashab-i Suffa

 

Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygam­ber’in (A.S.M.) mescidine bitişik üstü ör­tülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada ya­şarlardı. Bu zatların yaşayışları ve halleri, dinî hizmet hayatı ba­kımından büyük de­ğer taşımaktadır. Devamlı olarak Peygamberimiz’in (A.S.M.) yanında bu­lunarak Kur’anın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi.İslâmiyet’i öğ­renmek, öğretmek ve yaymak için her türlü şahsî menfaatlarını terkederek tam bir İslâm fe­daisi ola­rak yaşarlardı. Bunlar ev­lenmezler ve dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa’nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmi­yet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz’in (A.S.M.) ha­dis-i şe­rifleri mü­kemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kı­yamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır.

Bu Ehl-i Suffa’nın ahvali, Kur’an-ı Kerim hizmetine ilk ve en mühim baş­langıç olduğu ve herkese büyük ibret ve ders teşkil edeceği için, Sahih-i Buhari Tercemesi 7. cildinin 62 ve 63. sahifelerindeki alâkalı kısmı nakledi­yoruz:

 

«Suffa, Kamus Mütercimi’nin dediği gibi ve hepimizin bildiği veçhile, eski yer­lerdeki sed, seki gibi yüksekçe eyvana (Divanhane) denir. Lisanımızda tahrifle “sofa” ta­bir olu­nur. Ehl-i Suffa buna izafe edilmiştir. Ashab-ı Suffa; aileden cüda, gaile-i dünyeviyeden azade ve bütün mânâsı ile feragatkâr bir hayata malik olan bir zümre-i mübarekenin ekseri vakitleri Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) huzurunda ge­çerdi. Daima Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) ahz-ı feyz ederlerdi. Taraf-ı Peygamberîden tayin buyurulan muallimler marifetiyle de kendilerine Kur’an talim edilirdi. Bunlardan yetişenler, müslüman olan ka­bilelere, talim-i Kur’an için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara “Kurra” deni­lirdi. Bu suffaya da “Dar-ul Kurra” demek en münasib bir isimdir. Nur-u Kur’anın lemhat-ül basar denile­bilecek derecede az bir zaman zar­fında âfak-ı âleme intişar etmesi, bu ilim oca­ğının yetiştirdiği güzideler sayesinde müyes­ser olmuştur.

Mütevazi ve fakat çok feyyaz olan 400-500 raddesinde daima Kur’an ile, ica­bında gaza ile meşgul olan bir irfan-ı Kur’an ordusu bulunuyordu. İçle­rinden teeh­hül (ehillesme) edenler, kadro haricine çıkardı. Fakat yenileri ile ikmal edi­lirdi. Burası bütün mânâsı ile leylî ve meccanî bir dar-ül ilim idi. Müdavimleri ne ticaretle, ne bir sanat ve harasetle iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı Risaletpenahîden ve agniya-i ashab ta­rafından temin edilirdi. Bu hakikatı, Ehl-i Suffa’nın mübarek simalarından birisi olan Ebu Hüreyre (R.A.) kendi­sinin çok hadis rivayet etti­ğinden şikayet edenlere karşı verdiği şu müskit ce­vabında pek güzel ifade et­miştir:

 

«Benim kesret-i rivayetim çok görülmesin. Muhacir kardeşlerimiz çarşı­daki, pa­zardaki ticaretleri ile, Ensar kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçeler­deki zira­atları ile meşgul bulundukları sırada Ebu Hüreyre, Peygamber’in (A.S.M.) mü­barek nasihatlarını hıfzediyordu.» demişti.

  

 

295- Kur’an (11:27,29,30) ve (26:111-114) âyetlerinde de görüleceği gibi; mahviyetkârane ve fedakârane dine hizmet eden ve dünyevî şöhreti olmıyan fa­kir­lere itibar etmemek ve onların Resulullah’a tebaiyetlerini ehemmiyetsiz gör­mek ve geri saflara itmek ve tahakkümleri altına almak istiyenlere, yani dünyevî şan ü şeref sahibi olan mütekebbirlere rağmen Kur’anda (6:52) âyeti Ashab-ı Suffa’ya ve dola­yısıyla dine hizmet yolunda Ashab-ı Suffa gibi, yani hakiki keyfiyeti teşkil eden tam ihlas, sadakat, sebat, takva ve rıza-yı İlahîyi niyet et­mek gibi meziyetlere sahib olup fisebîlillah dine hizmet için vakf-ı hayat eden­lere ciddi ehemmiyet verdiğinden, bu âyetle alâkalı tefsirden bir kısmını aşağıda dercediyoruz. Şöyle ki:

 

«Müttakilere ikram ve tebşir için buyuruluyor ki (mealen): (6:52)Ve şöyle müttakileri koğma ki,sabah akşam yani her zaman Rablarına dua ve ibadet ederler ve ederken sırf onun -o Rabb-ül Âlemîn’in- cemâlini, rızasını isterler. Hulus-i niyet ile ve ancak Allah’a te­veccüh ederek daima dua ve ibadet ederler. Onların hesablarından hiçbir şey sana ait de­ğil,senin hesabından hiç bir şey de onlara ait değildir -ki muhasebe vazifesi veya endişesiyle onları koğasın. Bina­ena­leyh koğma. Koğarsan zalimlerden olursun.

Rivayet olunuyor ki: Kureyş’in ileri gelenlerinden bir takımları Hz. Pey­gamber’e uğramışlar. Yanında Süheyb, Cenab, Bilal, Ammar, Selman ve sair fukara-i müslimîn bulunuyormuş. “Ya Muhammed! Sen kavminden vazgeç­tin de bunlara mı razı oldun? Biz bunların arkasından mı gideceğiz? Bunları yanın­dan tardetsen, biz senin meclisine gelir, konuşur, belki ittiba ederiz” demişler.

Resulullah Ben mü’minleri tardetmem buyur­muş.

«O halde biz geldiğimiz vakit bunları kaldır, gittiğimiz vakit istersen ya­nında oturt” demişler. Hz. Ömer de “Ya Resulallah, yapsan bakalım ne ola­cak­lar?” demiş. Sonra onlara ilhah etmişler ve bunun yazılmasını istemişler. Resulullah da yazılmak için bir sahife ile Hz. Ali’yi çağırtmış. (6:55)kadar bu sebeble nazil olmuş­tur. Bunun üzerine Resulullah sahifeyi atmış ve Hz. Ömer sözüne i’tizar etmiş­tir.

Selman ve Cenab (R.Anhüma) demişlerdir ki: “Bu âyet, bizlerin hak­kında nazil oldu. Resulullah bizimle beraber oturur ve biz kendisine dizimiz mübarek dizine dokununcaya kadar yaklaşırdık ve istediği zaman yanımızdan kalkardı. Sonra Sure-i Kehf’te

 (18:28) (Nefsince de o kullarla beraber sabret ki sabah akşam (her vakıt) rablarına duâ eder cemalini isterler, sen Dünya ziynetini arzu ederek onlardan gözlerini ayırma ve o kimseye itaat etme ki kalbini zikrimizden gafil bırakmışız, keyfinin ardına düşmüş ve işi haddini aşmak olmuştur)nazil oldu ve binaen aleyh biz kalkmadan kalkmayı terk buyurdu ve dedi ki:

Hamdolsun Allah’a ki; ümmetimden bir kavim ile beraber nefsime sab­ret­tir­memi bana emretmeden beni öldürmedi. Hayat sizinle, memat sizinle.” ilh...» (E.T.1940-1941) (İ.A. Ehlüssuffa maddesinde; bu âyetin bazı müfessirlerce Ashab-ı Suffa hakkında nazil olduğu söylenmiştir, denilmektedir.)

İşte yukarıda görüldüğü gibi; din yolunda hiçbir karşılık beklemeden, yalnız rıza-yı İlahî için hasr-ı hayat eden Ashab-ı Suffa’ya âyetin emriyle ha­yat bo­yunca dine hizmet beraberliğini, Peygamberimiz (A.S.M.) “Hayat si­zinle, me­mat sizinle” diyerek heyecanlı ifadesiyle müjdelemiştir. Bu müjde­nin ifade et­tiği derin mânâ, ciddi bir şekilde mülahaza edilmelidir.

Hem dünyevî şan ü şeref sahibi olmadıklarından mütekebbirlerce beğe­nil­me­yen bu gibi fedakârlara, (7:49) âyeti uhrevî zafer şerefini de müjdeler. İbn-i Mace 37. kitab-üz Zühd 4. Babda ve aynı eserin 3989. hadisinde, ga­fillerce de­ğerleri tak­dir edilmeyen fakat Allah indinde şerefli olan kimseler beyan edilir. (Bak: 3941.p.)

 

296- Hem ümmet içinde din için Ashab-ı Suffa gibi yaşıyanlara bir müjde-i Peygamberî (A.S.M.) da şu hadis-i şeriftir:

 ([1]) Meali: “Sizlere müjde ey Ashab-ı Suffa! Sizden sonraki ümmetimden si­zin üzerinde olduğunuz vasıf ile (yaşadığınız evsaf ile) devam edenler ve o hale razı olanlar, kıyamet gününde benim refiklerimdirler” diyerek cihandeğer Peygamber (A.S.M.) arkadaşlığını kazanmayı müjdelemiştir. El­bette ki bu müj­deye mazhar olan din hâdimlerini seven ve himayesine çalı­şanlar da, bu müjde­den hissedar olurlar. Hatta Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i dahi, bu din fedailerinin beraberinde olmak sebe­biyle, Cennet’e gireceği müjdelendi. (Bak: 1264.p.) De­mek hak uğrunda feda-i nefs eden cemaat-ı mücahidîn ve hatta onlara mensu­biyet dahi o kadar ehemmiyetli ki, Kıtmir’i dahi Cennetlik ediyor.

Mevlana Cami Hazretlerinin Farsçadan tercüme edilen şu sözü bu mev­zuda ne kadar manidardır:

«Ya Resulallah! Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi, senin Sahabelerinin cemaatı içinde Cennet’e girsem ne olur!.. Onun (Kıtmir’in) Cennet’e benim Cehen­nem’e girmem reva mı? O Ashab-ı Kehf’in köpeği, ben ise Ashabının kö­peği...” (Mezkûr tercüme, Sözler sh: 488’deki Farsça metinden yapıldı.)

İslâm hayatının ve Kur’an hakikatlarının gizli ve aşikâr düşmanlarından ko­runmasında, en üstün derecede gayret sahibi olan böyle mücahidîne ve feda­kârlara bilerek muhalefet edenlerin veya ehemmiyetsiz görenlerin hali nice olur?

Sahih-i Müslim tercemesi 6. cild 147. hadiste de; kurra denen ve gündüz Ashab-ı Suffa’nın maişetiyle de meşgul olup gece derslerine devam eden Ensar’dan 70 fedakâr Sahabeden haber verilir.

Kur’an (59:9) âyeti Ensar’ın, Muhacirler’i Allah için sevip yardım ettikle­rini be­yan eder.

Ashab-ı Suffa hakkında daha pek çok rivayetler vardır. Bunların toplan­ması büyük yekûn teşkil edeceğinden, ansiklopediye mütenasib olacak öl­çüyü nazara ala­rak bu kadarla iktifa ettik.

İşte Ashab-ı Suffa böyle mahrumiyetler içinde sabır ve fedakârane hiz­met gös­termişlerdir.

 

 

297- Burada hatıra gelebilen şöyle bir sual var:

Bu kadar ciddiyetle hizmet eden bu Suffa Cemaatı neden devam etmedi? Hem büyük bir hassasiyetle Ashab-ı Suffa’ya ihtimam gösteren Resulullah (A.S.M.) bu cemaat-ı mücahidînin devamlılığını neden teminat altına almadı?

Cevaben denir ki: Fahr-i Âlem (A.S.M.) nazar-ı Nübüvvetle görüyordu ki,bu fedakârane olan hizmet-i diniye, Âl-i Beyt silsilesinin manevi kahra­manla­rına intikal edecekti. Evet Âl-i Beyt ihlas, sadakat, istiğna, fedakârlık ve içtimaî gıll u gıştan azadelik gibi Ashab-ı Suffa’nın temel hususiyetlerini de­ğiştirmeden ve bu sıfatlarla da muttasıf olarak, çok genişlemiş olan âlem-i İslâm’ın manevi hayatiyetini muha­faza yolunda çalışmışlar ve âlem-i İslâm’a merkez-i maneviye olmuşlardır. Cesed ruhsuz duramadığı gibi, cemiyet-i İslâmiye bünyesi de, ma­nevi şahsiyetlere istinad etmezse ayakta duramaz. Bu meseleyi hakikatıyla an­lamak için “Âl-i Beyt”kelime­sindeki izaha bakınız.

 

İşte bu cemaat-ı mücahidîn-i İslâmiye olan Âl-i Beyt’in manevî şahsiyet­leri,âlem-i İslâm’ın bir merkez-i manevîsi olarak asırlarca devam etmişler ve hiz­met-i diniyeyi herşeyin üstünde tutarak dinin muhafazasına çalışmışlardır. Bü­tün âlem-i İslâm’ın tam bir itimad ve hürmetle bağlanmaları ve İslâm’ın mer­kez-i maneviyeleri olmaları için kader-i İlahî, Âl-i Beyt silsilesindeki ma­nevi kahramanların ellerini, ta­rafgirlik ve keşmekeşliğin zemini olan siyasî saltanat­tan çekti ve böylece gönüllerde müessir ebedî sultanlar oldular. (Bak: 1331 ilâ 1334.p.a kadar)

 

En sonunda yani âhirzaman fitnesinde 1749, 1750.p.larda zikredilen ha­dis­lerin ihbarıyla, İslâm’ın ilk devrine benzer bir vaziyet olacak. Yani Muha­cirîn ve Ashab-ı Suffa gurebası gibi, dine hizmet için evinden ve diyarından uzak­laşmış gariblerle ihya-i din ve cihad-ı manevî yapılacak, fitne cereyanının boz­duğu Sünnet-i Nebe­viye ihya edilecektir. Bu fedakârlar zümresi (cemaat-ı kalile, bak: 958/1 ve 1979.p.sonu) hizmet-i imaniyenin büyük cemaatı içinde manevî merkeziyet teşkil edecektir.

Demek 296.p.da geçen rivayetteki “Sizden sonraki ümmetimden” ifade­siyle açıkça haber verilen ve teşvik edilen Ashab-ı Suffa’nın devamı, İslâm’ın son devre­sinde tahakkuk eder ve ona bakar. Evet Âl-i Beyt keyfiyet şartları bakı­mından Ashab-ı Suffa’nın vazifesine kemâl-i ciddiyetle sahib çıkmışlar­dır. Fa­kat zahirî şekil bakımından, yani mücerredlik, hicret (kendi vatanından uzaklık, (bak: 1294/1.p.) ve dünya meşgalelerinden azadelik gibi zahirî şekil bakımından ise, İslâm’ın ilk devresi ile son devresi birbirine çok benzer.

Esasen Risale-i Nur’un haslar dairesi, Âl-i Beyt’in son halkası denilebilir. (Bak. E.72 p.son, 267 p.son ve Ş.452 p.2) Yani Ashab-ı Suffa’nın kalkma­sıyla beraber vazifeleri son bulmadı. Âl-i Beyt’e intikalen devam etti. Bilhassa âhirzamanda Risale-i Nur’la aynı vazife devam ettiriliyor.

 

Elhasıl: Ashab-ı Suffa’nın yüklendikleri hizmet hayatı ve Ashab-ı Suffa mânâsı durmamış, mahiyeti ve hususiyetleri değişmeden Âl-i Beyt’in manevi kahramanlar silsilesine intikal ederek devam etmiştir. Kıyamete kadar dahi bu tarz hizmet-i di­niye, haslar dairesi denen ehl-i hizmet ile devam edecektir.

Bu husus ..«ž ilh... hadis-i şerifleri ile de müeyyeddir. (Buhari 96. kitab 10. bab) Bunun aksini iddia etmek, din hizme­tinde azamî fedakâr­lığı ve bunun hakkındaki delail ve tebşiratı inkâr mânâsına gelir. Hatta Bediüzzaman Haz­retlerinin vasiyetnamelerinde, hassaten ve ehem­mi­yetle din hiz­metine hayatını vak­fedenlerin devamlılığı üzerinde durulur. (Bak: Vakf-ı Hayat)

 

 

BEKÂR

 

Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam. *Taşralı olup, büyük bir şehirde ailesiz yaşayan adam. (Bak: Ahmed-i Bedevî, Ashab-ı Suffa, Bayezid-i Bistamî, Nikah, Rabia-yı Adeviye, Taaddüd-ü Zevcat, Vakf-ı Hayat)

Bekârlık, dinin gösterdiği şartlar ve dine uygun maksad için meşruiyet ka­zana­bilir. Yoksa bir aileye bağlanmaktansa, her türlü günahlar içinde ser­bestlik kazan­mak için bekâr kalmak düşüncesi bâtıldır.

Hadis kitablarının Kitab-ün Nikâh kısmının evlenmeyi tergib eden bablarında, evlenme şartlarına sahip olan kimselerin evlenmelerini ve ev­lenme şartlarına sahip olmayanların da oruç tutmalarını tavsiye eden ve çoğu birbirinin aynı olan üç-beş kadar hadis vardır.

 

Ezcümle: Buhari 67. Kitab-ün Nikâh l. bab; Müslim Kitab-ün Nikâh l. bab; İbn-i Mace Kitab-ün Nikâh l. babı örnek verile­bilir. Kitab-ün Ni­kâh’ın diğer pek çok olan babları ise, ni­kâhın şer’î ahkâmını beyan ederler ve şeriat kitablarında bunların amelî şekli gösterilir.

Nikâhın yani evlenmek meselesinin hükmü hakkında imamlar ve büyük İslâm âlimlerinin hayli izahları vardır.

Nikâhta, umumiyet itibariyle iki cihet, yani cemiyet ve ferdin durumu na­zara alınmıştır ve alınmalıdır. İslâmî hayatın yaşandığı, fitnelerin bulunmadığı ve ka­zançların helâl olduğu, gizli ve âşikâr din düşmanlarının güçsüz bırakıl­dığı kuvvetli İslâm cemiyetlerinde nikâh istihsan edilirken; fitneye düşmüş, helâl ka­zanç zorlaş­mış, ahlâksızlık ve günahlar umumileşmiş, dinin muhafa­zasına fedakârane çalışmak en büyük vazife haline gelmiş olan cemiyetlerde ise, nikâh yani evliliğe teşvik gö­rülmemektedir. Ezcümle:

 

 

41l/1- Deylemî’den (R.A.) mervi bir hadis mealen şöyledir:

 “Allah bir kulunu severse o kulu, Zât-ı Uluhiyetine (dinine) hizmet için seçer, (dünyevî iştihalardan) imsak ettirir. O kulu, kadın ve evlad ile meşgul ettir­mez.” Bu durum, bilhassa hicretin 200. senesinden sonra içindir. Çünkü “200 sene­sinden sonra en hayırlınız, zevce ve veledi olmamakla yükü hafif ola­nınızdır” mea­linde de hadis vardır. Bu hadis ile, “İzdivaç ediniz, ço­ğalınız. Ben kıyamette sizin (sünnete bağlı ve keyfiyetli) çokluğunuzla(Bak: 1974.p.) iftihar edeceğim” mealin­deki hadis arasında zıddiyet yoktur.” (Levami-ul Ukul Şerhi, ci: l, sh: 173)

 

Nitekim bu husus, bir önceki pragrafta bir nebze izah edilmiştir. Mezkûr hadis; Keşf-ül Hafa hadis: 185 ve R.E. ci: l, sh: 25’de de geçer. Aynı eserin aynı sahifedeki diğer iki hadis meâli de şöyledir: “Allah bir kulu sevdiğinde, onu dünyadan korur.” “Allah bir kulu sevdiğinde, ona dünya işlerini kapar, âhiret işlerini ise açar.”

Bir rivayette de: Kişinin hamiyeti dünya olursa, meşgalelerinin artırıla­cağı, âhiret olursa, azaltılacağı haber verilir. (R.E.104)

Bediüzzaman Hazretleri de bu mânâyı te’yiden şöyle der:

«Hizmet-i Kur’aniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küs­meli. Tâ ihlâs ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur’aniyede bulunsun.» (L.42)

«Cenab-ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür; çirkin gösterir.» (M.278)

«... Evet, Cenâb-ı Hak (C.C.) bir abdini severse, dünyanın süs ve zinetlerini ona sevdirmez. Belki bela ve musibetlerle ona kerih gösterir.» (M.Nu. 193)

 

412- Şafiî fıkhına ait Büceyrimî adlı kitabda şu hükümler var:

«Öyle bir zaman gelecek ki; maişet o zamanda ancak günah işle­mekle elde edilebilir. İşte o zaman bekârlık helâl olur.» (Hadis meali)

 

 “Ümmetim üzerine 180 sene geçtikten sonra bekârlık, uzlet ve dağların başına çıkıp ibadetle meşgul olmak helâl olur.” (Hadis meali)

 

 “İkiyüz yılından sonra sizin hayırlınız her “hafif-i haz”dır. Denildi ki: “Yani Resulallah hafif-il haz nedir?” Buyurdu ki: Ailesi ve çocuğu olma­yan­dır.” ([2])

Yani: “İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, o zamanki halkın efdali “ha­fif-ül haz” olanıdır. Denildi ki: “Ya Resulallah hafif-ül haz nedir?” Buyurdu ki: Çoluk ço­cuğu az olanlardır.” ([3])

Diğer bir rivayette:

 Yani: “Aile efradının azlığı, iki zenginlikten biridir” diye buyurulur. (H.G. ha­dis:261 ve K.H. hadis:1888)

 

413- Bekârlık hakkında Ebu Süleyman Daranî Hazretleri şöyle diyor:

«Bir kimse evlenirse, dünyaya döner. Evlenen hiçbir hak yolcusunu, ilk ha­linde kalır bulamadım. Kendini Peygamber (A.S.M.) Efendimizle kıyas edemiyeceğini de bilmelisin. Böyle bir hataya düşersen, yolunu kaybedersin. Peygamber (A.S.M.) Efendimiz hakkında (53:17) مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى  “Göz, ne şaştı ne aştı” (mealen) buyurulur. Bu sebeble onu ne dünya, ne de içindekiler meşgul eder. Onu Allah’dan gafil kılacak hiçbir sebeb yoktur. Amma sen böyle değilsin. Şehevî hislere kapılacağın zaman oruç tut, aç kal, su­suz kal, pek de uyuma, ayık ol.» (Mürşid-ül Emin, İmam-ı Gazalî ci: 2, Rahmet Yayınları- 1965 İst.)

 

Hanbelî Mezhebi de: «Zaruret hali olmadıkça dâr-ı harbde evlenmek ha­ram olur. Kişi eğer esir ise, hiçbir surette ve hiçbir halde evlenmesi mübah olmaz.» (D.M.İ.F. ci: 5, sh: 2050)

 

Evlilikle alâkalı olarak, Bediüzzaman Hazretlerine sorulan bir sual:

«Bazı mütedeyyin zatların, dünyadar haremleri yüzünden ziyade sıkıntı çekme­leri nedendir? Bu havalide bu nevi hâdiseler çoktur.

Gelen cevab: O mütedeyyin zatlar, diyanetlerinin muktezası, böyle serbestiyet-i nisvan zamanında öyle serbest kadınların vasıtasıyla, dünyaya gi­rişmeleri hataların­dan, o kadınların eliyle tokat yemelerine kader müsaade etti. Mütebakisi, bir müba­rek hanımın şuursuz müdahalesiyle geri kaldı.» (K.L.265)

 

414- Esasen iyi düşünen insanlar bilirler ki; cemiyetin fertler üzerindeki tesi­rin­den azade kalmak, ancak çok az ve müstesna şahsiyetlere müyesser olur. Halkın ek­seriyeti, mevcud cemiyetin muhtelif derecelerde tesirinde ka­lırlar. Hele bozuk bir cemiyetin içinde doğup büyüyen ve faziletli İslâmî bir cemiyeti görmediklerinden mukayese imkânını bulamıyanların çoğu, ne ken­dilerinin ve ne de cemiyetin normal olmayan durumunun farkında olama­maları, daha çok düşündürücü bir keyfiyet olsa gerektir.

Bu hakikatı gören İmam ve Müceddidler, ümmeti bozuk cemiyetlerin te­si­rin­den ikaz etmeye çalışmışlardır.

 

415- İşte bugünkü cemiyetin mahiyetini bütün cepheleriyle bilen ve buna göre gereken tercihi yapmış olan Bediüzzaman Hazretlerine, hariç memle­kette mühim yerlerde ceridelerle sorulan “Neden sünnet-i seniyeye muhalif olarak mücerred kal­dın?” sualine verdiği cevabında şöyle diyor:

«Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında her şe­yini feda edecek hakiki fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur’an-ı Ha­kim’in hakikatına; değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zev­celerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mec­burdum ki; ihlâs-ı hakikî ile hakikat-ı Kur’aniyeye hizmet edebileyim. Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapı­yorlardı ki, bunlara karşı gelmek için azamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı diniyesini rıza-i İlahî’den başka hiçbir şeye âlet yapmamak lâ­zım geliyordu.

 

416- Biçare bir kısım âlimler ve ehl-i takva insanlar, çoluk çocuğunun mai­şet derdi için bid’alara fetva verdiler veya tarafdar göründüler. Hususan din derslerini kaldırıp ezan-ı Muhammedîyi kaldırmak gibi dehşetli hücum­lara karşı azamî feda­kârlık ve azamî sebat ve metanet ve herşeyden istiğna etmek lüzumu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki, tâ çok haramlara girmiyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapa­bileyim. Bir sünnet yüzünden, yüz gü­naha girilmez. Çünki o kırk sene zar­fında birtek sünneti yerine getiren bazı hocalar, on kebaire ve haramlara girmeye bir kısım sünnet ve farz­ları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler. (Bak: 990.p.)

 

417- Saniyen: Âyet-i Kerime’de (4:3)فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْve Hadis-i Şe­rif­tekiتَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا([4]) gibi emirler, emr-i daimî ve vücubî değildirler.

Belki istihbabî ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de her­kes için her vakit değildir.

Hem deلاَ رُهْبَانِيَّةَ فِى اْلاِسْلاَمِ“Ruhbaniyet İslâm’da yoktur” ([5]) mâ­nâsı, “Ruhbanîler gibi tecerrüd merduddur, hakikatsızdır, haramdır” de­mek değildir. Belkiخَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ([6]) hadisinin sır­rıyla, hayat-ı içtimaiyeye hiz­met etmek için içtimaî bir âdet-i İslâmiyeye terviç­tir. Yoksa selef-i salihînden binler ehl-i hakikat inzivaya, mağaralara muvakka­ten gir­mişler. Dünyanın fani müzeyyenatından istiğna ve tecerrüd etmişler. Ta ki, hayat-ı ebediyelerine hizmet etsinler.

Madem şahsî ve hususî kemâlat-ı bakiyesi için dünyayı terk edenler, se­lef-i salihînden çok var. Elbette hususî değil, küllî ve umumî olarak, çok bi­çarelerin saa­det-i bakiyeleri için ve dalâlete düşmemeleri ve imanlarını tak­viye edip kur­tarmaları için ve o hakikat-ı Kur’aniye ve imaniyeye tam hizmet etmek ve ha­riçten gelen, da­hilde çıkan dinsizlere karşı dayanmak için zail ve fani dünyasını terk etmek, elbette sünnet-i seniyeye muhalefet değil, belki hakikat-ı sünnete mutabakattır. Ve Sıddık-ı Ekber’in “Cehennem’de vücu­dum büyüsün, ta ehl-i imana yer bulunmasın” diye fedakârlıkta azamî sadakatın bir zerresini kazan­mak fikriyle, biçare Said bütün öm­ründe tecer­rüdü, istiğnayı ihtiyar etmiş.» (H.R.25)

 

417/1- Bu tecerrüd hali Bediüzzaman’a has kalmamıştır. Asrımızdaki gibi deh­şetli fitnenin istilası karşısında bulunmayan geçmiş asırlardaki pek çok veli zatlar ve şahsiyetler, dine ve ilme hizmet gayesiyle, hatta şahsî kemâlat kazan­mak için dahi bekâr kalmışlardır. Ezcümle:

Hadis ve fıkıh imamlarından meşhur Nevevî (Muhyiddin Ebu Zekeriya Yahya bin Şeref Hazretleri Mi. 1233-1277) ki; «Şam’ın ünlü medresesi Eşrefiye’de müder­risliğe davet edildi. Yeni ölmüş bulunan meşhur Ebu Şamme’nin yerine Dar-ül Ha­dis’te hadis okutacaktı. Ders yıllarında sağlığı bo­zulmuş olmasına rağmen son de­rece kanaatkâr bir hayat yaşıyarak, evlen­meden ve maaş almadan kendisini ilim ve tedris mesleğine vakfetti.» (Yeni Türk An­siklopedisi’nden)

 

Hem meselâ İmam-ı Gazali (R.A.) İhya-i Ulum’unda, Ebu Süleyman Daranî, İbrahim Edhem, Bişr-i Hafî Hazeratı gibi büyük velilerin bekâr kal­dık­larını kayde­der. Hele Aktab-ı Erbaadan meşhur Ahmed-i Bedevi de dahil olmak üzere Bayezid-i Bistamî ve Ebu Muhammed Murtatış gibi pek çok büyük ve meşhur veliler ev­lenmemişlerdir. Hatta İsa (A.S.) ve Yahya (A.S.) gibi pey­gamberlerden dahi bekâr yaşıyanlar olmuştur. (Bak: 3982. p.sonu)

Evet “Ülema-i Uzzab” namındaki bir eserde de, ilmi evlenmeye tercih eden bekâr âlimlerden bir kısmı hakkında izahat vardır. Biz ihtisaren aşağıya alıyo­ruz: (*)

 

l- Abdullah b. Ebi Necih el-Mekkî: Tebe-i Tabiîndendir. Güvenilir Tef­sir âlimlerinden olup, fasih bir konuşmaya ve güzel bir yüze sahibdi. Evlen­meyerek hayatını ilme vakfetti. Hicri 131’de vefat etti.

2- Ebu Abdurrahman Yunus b. Habib-ul Basrî (Hi. 90-182): Nahiv üze­rine çalı­şarak bu konuda ve mezhebler mevzuunda eserler verdi. Basra’da et­rafına top­ladığı ilim halkasından nice edibler, nice fusaha-i Arab çıkmıştır.

3- El-Cu’fî (Hi. l19-203): Şeyhülislâmlığının yanısıra hâfızlık, zahidlikle be­raber örnek davranışları bulunan bir şahsiyettir. Haccac b. Hamza onun hak­kında şöyle der: Ben Hüseyin El-Cu’fî’yi gülerken hatta tebessüm eder­ken aslâ görmedim ve ondan dünya ile alâkalı bir söz işitmedim.

4- Ebu Nasr Bişr b. el-Haris b. Abdurrahman el- Mervezî: Bu zat “Bişr-il Hafi” ismiyle meşhur olmuştur. Hayatı boyunca ilimle meşgul olan bu zat, özellikle hadis ilmi üzerinde durmuştur. Sonraları ise kendisini sadece iba­dete vermiş. Zühd, takva, ibadet ve vera’da adeta alemleşmiştir. İmam-ı Ahmed onun hakkında şunları söylü­yor: “Bişr ibadetten, zühdden, vera’dan ve yüce fa­ziletlerden üzerine düşeni yap­mada zorlanmaz. Çünki o tek başı­nadır. Onun ai­lesi yoktur. Kendi başına hayatın yükünü taşımaktadır. Ev­lenmeden vefat et­miştir. Ancak kendi gibi birisini bırak­mamıştır.

5- Hennad b. es-Serrî: Zehebî’nin “Tezkirat-ül Huffaz” kitabında ona dair şu malumatlar bulunur: “Hâfız, örnek, zâhid ve müttaki bir şahıstır. Muhaddistir.” En-Nişaburî de onu şöyle anlatıyor: “Hennad çok ağlıyordu, çok da Kur’an okuyordu. Asla evlenmedi ve buna teşebbüs de etmedi.”

6-. Et-Taberî: Müçtehid imamlardandır. Hüccet, müfessir, muhaddis, fa­kih, usulcü, lügat âlimi, nahivci, edib, şair, muhakkik, müellif ve muallimdir. Amul bel­desinde doğdu. 7 yaşındayken Kur’anı hıfzetti. 9 yaşındayken hadis yazmaya baş­ladı. 12 yaşına girdiğinde ilim yolculuklarına çıkmış, memleke­tinden ayrıl­mıştı. Bü­tün İslâm âlemini bu aşk ve şevkle dolaştı. Horasan, Irak, Şam ve Mı­sır beldelerini gördü. Sonra Bağdad’a yerleşti. Henüz genç yaştayken ilmî yön­den imamet aldı.

Taberî Hi. 310 yılında bekâr olarak vefat etmiştir. Geride ne zevce ne de evlad ü iyal bıraktı. Sadece pahasız bir ilim ve kıymeti takdir edilemiyecek bir çok eser bı­raktı. 

7- El-Enbarî: Nahivci, müfessir, edib, ravi, hâfız-ul Kur’an sıfatlarıyla ma­ruftur. Hi. 271’de doğmuş, 328’de vefat etmiştir. Bu büyük âlim, hayatı boyunca güzel ye­mekler yemekten hep kaçmıştır. İlminden alıkoyma endişe­siyle kadın­lara aslâ alâka duymamıştır. Hıfzetme yönü çok kuvvetliydi. Buna müvazi ola­rak da ilmi derindi. Kendinden sonra gelecek bir nesil ve zürriyet yerine, otuz­dan fazla pek kıymetdar te’lifatı bırakmayı tercih etmiştir ki, bu eserleri toplam beşyüz bin yapraktan müte­şekkildir.

8- Ebu Ali el-Farisî (Hi. 288-377): Fars beldesinden Fesa şehrinde dün­yaya geldi. İlim tahsiline başladığı yıllarda Bağdad’a giderek orada yerleşti. Daha sonra oradan da ayrılarak, diyar diyar dolaşmaya başladı. Hi. 348’de Şi­raz’a yerleşti. Gezip dolaştığı yerlerde hep soru yağmuruna ve imtihana tabi tutuldu. Bereketli bir ömür geçiren Ebu Ali, ilme ve ilim ehline hizmeti ken­dine şiar edindi. Ömrü boyunca evlenmedi. Zürriyet ve nesil olarak sadece kitablar, tasnifat ve bunlara dercettiği ilmi bıraktı. 

9- Ebu Nasr es-Siczî: Hadis imamı olarak yaşadığı asırda dikkatleri çek­miştir. Haremeyn’e ve Mısır’a gitmiş, buralarda te’lifatta bulunmuştur. Bir çok talebe yetiş­tirmiştir. Ömrü boyunca evlenmeyip ilim tahsiline çalışan de­ğerli âlimlerdendir.

10- Ebu Sa’d es-Semmanurrazî: Basra’lıdır. Zahid ve âlim sıfatlarını ha­izdir. Hi. 371’de doğmuş, 445’te vefat etmiştir. Müfessirdir. Doğudan batıya birçok ülkeyi gezmiştir. Bir çok âlim ve şeyhten ders almıştır. 74. yaşında hiç evlen­meyerek öm­rünü tamamlamıştır.

ll- İbn-ül Mübarek b. Ahmed el-Bağdadî (Hi.462-538): Es-Sem’anî onun çok sağlam bir hâfız ve ravi olduğunu söyler.

12- Ebu-l Kasım Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî el-Harezmî: “Harezm Bel­de­sinin Fahri” lakabıyla da bilinir. Hi. 467 yılında doğmuş, 538’de vefat etmiş­tir. Ho­rasan’a gelmiş, buradan Bağdad’a bir çok defa geçmiş, büyük ülemalarla görüşüp onlardan ilim almıştır. Lügat, nahiv ebediyat ilmini Harezm’de tahsil etmiştir. Ken­dine bir çok övücü lakablar takılmış, sözler söylenmiştir.

Evlilikten uzak duruşundaki mazeretini, babalarına isyan eden bazı ço­cuk­ları görmesine bağlamıştır.

13- İbn-ül Hussab (Hi. 492-567): Zamanının nahivce en âlimi sayılan bu şa­hıs, ayrıca tefsir, hadis, şiir, Arab dili, mantık, felsefe, hesab ve hendese dalla­rında da hayli bilgi sahibiydi. Bütün bu dallarda çeşitli eserler vermiş ve bir çok talebe yetiş­tirmiştir.

14- Ebu-l Fettah Nasuhuddin el-Hanbelî (Hi. 501-573): Fıkha ağırlık vermiş, bu dalda bir hayli ilerlemiştir. Neticede bir çok fakihe ders verir hale gelmiştir. Usulen ve füruen, mezheben ve hilafen bu dalda çalışmıştır. Fıkıh ilmini elde ede­bilmek gayesiyle bir çok beldeyi dolaşmış, bir çok âlime yol göstermiştir. Yetmiş sene bo­yunca fetva vererek, talebe yetiştirerek zamanını geçirmiş, ev­lenmeye fırsat bula­mamıştır.

15- Cemalüddin Ebu-l Hasan Ali b. Yusuf Eş-Şeybanî (Hi. 568-646): Mı­sır’ın yüksek kısımlarında bulunan Kıtf bölgesinde doğdu. Kahire’de geli­şip büyüdükten sonra, ilim tahsilini Haleb’de yaptı. Fen ilimlerinde ihtisas sahibi oluşunun yanısıra nahiv, fıkıh, hadis, mantık, matematik, astronomi, hendese ve tarih ilimlerini de öğ­rendi. Bir çok eserleri bulunan ve nice tale­beler yetiştiren bu zat, hayatı boyu asla evlenmemiş, kendini sadece ilme vermiştir.

16- İmam-ı Nevevî (Hi. 631-676): Küçük yaşlardan itibaren parlak zeka­sıyla dik­katleri üzerine çekti. Dörtbuçuk ayda Et-Tenbih kitabını ezberledi. El-Mühezzeb’in dörtte birini, senenin kalanı zarfında ezberledi. Zamanını ders ta­limi, kitab yazımı, ilim neşri, ibadet, evrad, oruç, zikir ve maişet darlı­ğına sab­retmekle geçirmiştir.

18- Eş-Şeyh Beşir el-Gazzî: Fakîh, nahivci, müfessir ve edibdir. Hi. 1274 se­ne­sinde Haleb’de doğmuştur. 1339 yılında da vefat etmiştir. Talebesi al­lame ve mu­haddis olan Muhammed Ragıb et-Tab onun hakkında şöyle de­miştir: “Al­lame, bil­gin ve kadıyy-ül kudat bir şahıstır. Bu yüzden ona Haleb tarihindeki altın nehir ismi verilmiştir.

19- Abdüssalih Ebu-l Vefa el- Efganî: Hi. 1310’da doğdu, 1395’te vefat etti. Usul-ü Fıkıh âlimi ve muhaddistir. Babasının terbiyesinde ve onun il­minden fayda­lanarak büyüdü. Henüz küçük yaşlardayken Hindistan’a ilim tahsiline gitti. 1330 yı­lında Haydarabad’a geldi. Burada Nizamiye Medrese­sine girdi ve hadis, tefsir, fıkıh ve kı­raat ilimlerinde medrese şeyhlerinden icazet aldı. Daha sonra burada müder­rislik vazifesine başladı.

20- Kerime b. Ahmed b. Muhammed b. Hatem el-Mervezî: Kadın âlime ve hadisçidir. Merv’de dünyaya geldi ve Mekke’de vefat etti. Âlime ve saliha bir ka­dındı. Bir çok âlimden ders aldı. Hayatı boyunca asla evlenmedi. Yüz seneye yakla­şan ömrü müddetince kendini ilme adayıp, dünyevi zevk pe­şinde koşma­yışı ve asla teveccüh göstermeyişi, takdire şayan bir haldir.» (Ülema-i Uzzab, Abdülfettah Ebu-l Gudda, 1983 Haleb)

 

 

417/2- Dinî şahsiyetlerden böyle mücerred yaşamış çok büyük ve meş­hur zat­lar olduğu gibi, beşer nev’inin muhtelif tabakalarından bekâr yaşamış daha pek çok kimse vardır. Meselâ: Meşhur feylesof Farabî (Mi. 870-950), meşhur seyyah Evliya Çelebi (doğumu Mi. 1611), ilim zühd şiir ve iffetli yaşayısı ile meşhur Mihrî Hatun (vefatı Mi. 1506), divan şairleri arasında meşhur, Mevlevî­lik yolunda manen terakki etmiş ve iffetçe de üstün Hatice Nakıye Hanım (Mi. 1845-1898), İstanbul’un fethin­den sonra meşhur deniz fatihi ve mücahidlerinden Oruç Reis (Barbaros’un ağa­beyi), Mısır’da meşhur mücahidlerden tefsir ve çe­şitli İslâmî eserler sahibi Prof.Seyyid Kutub (ve­fatı 1966), Osmanlı Devletinin 1909 sıralarında maarif nazırlığı ma­kamına kadar yükselen meşhur fikir ve dev­let adamı Emrullah Efendi (Mi. 1858-1914), “Müslümanlıkta İbadet Tarihi” ese­rinin müellifi ve Medreset-ül Kuzat ve İrşad, Siyer-i Enbiya ve Tarih-i İslâm müdderisi Tahir-ül Mevlevî (Olgun) (Mi. 1877-1951)

Tahir-ül Mevlevî, cemiyetin bozukluğu sebebiyle bekârlığı öven bir Man­zume­sinde şöyle der:

 

«Evlenen bahre düşer, evlad olursa gark olur

Sen kenar-ı bahri tut, evlenme sultanlık budur.

Tut ki kazara evlendin, sabredip artık otur

Bir beladır başında, sus söylenme insanlık budur.»

 

Ayrıca İmam-ı Gazalî Hazretlerinin onbir sene kadar memleketini terkedip in­zivaya çekilmesi gibi; pek çok dinî şahsiyetlerin, İlahî terbiye görmek için evlerini terkedip münzevi yaşamaları da bir nokta-i teemmüldür.

 

417/3- «Risale-i Nur şakirdlerinin bir kısmı bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise:

Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve teselli bulmak için Risale-i Nur ile alâkadarlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almağa meş­gul ve ehemmiyetli bir adamın kerimesi bulunan hanıma, icmalen bir hakikat söyledim. Belki o havalide bazılara faidesi var diye yazıyorum.

Dedim ki: Madem gençlik darbesini yedin, bir vazife-i fıtriye olan tenasül ka­nununa daha girme. Çünki o vazifenin mukabilinde ücret olarak erkeğin al­dığı mu­vakkat lezzet ve keyf bir derece bidayette kâfi geliyor. Fakat biçare ka­dın, o vazife-i fıtriyede bir sene ağır yükü çekmeye ve bir-iki sene veledin me­şakkatine, beslenme­sine ve açık-saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadakatsızlık ittihamı ve kocası­nın da gözü dışarıda olmak ihtimali ve ona sa­mimi merhamet etmemesi cihetiyle, daimî sıkıntılara ve vicdanî azablara muka­bil; izdivacda aldığı muvakkat bir keyf ve lezzet, bu bozuk zamanda ona o vazi­feye mukabil yüzden birisine mukabil gelemi­yor. Ve bilhassa küfüvv-ü şer’î ta­bir edilen, birbirine seciyeten ve diyaneten liyakat bulunma­dığından daha zi­yade azab çektirir. Ve bilhassa terbiye-i İslâmiye haricinde, müslüman namı al­tında olanlar, imandan gelen hürmet ve merhamet-i mütekabileyi bulamadıkla­rından bütün bütün saadet-i hayatiyeyi mahvedi­yor... Cehennem azabı çektiri­yor.

Hem peder hem vâlide, tenasül kanunundaki vazifede çektikleri çok me­şak­kat ve gördükleri çok hizmete mukabil; yalnız veledin dünyada kemâl-i hürmet ve itaatla şefkatlerine ve hizmetlerine bedel hâlis bir hürmet ve sâdı­kane bir itaat ve vefatlarından sonra salahatıyla ve hayratıyla ve dualarıyla onların def­ter-i a’maline hasenat yazdırmak ve onbeş seneden evvel masu­men ölmüş ise onlara kıyamette şefaatçı olmak ve Cennet’te onların kuca­ğında sevimli bir ço­cuk olmaktır. Şimdi ise terbiye-i İslâmiye yerine mimsiz medeniyet terbiyesi yüzünden ondan belki yirmi­den belki kırktan bir çocuk, ancak peder ve vâlide­sinin çok ehemmiyetli hizmet ve şefkatlerine mukabil mezkûr vaziyet-i ferzendaneyi gösterir.

Mütebakisi endişelerle şefkatlerini daima rencide ederek, o hakiki ve sa­dık dostlar olan peder ve vâlidesine vicdan azabı çektirir ve âhirette de da­vacı olur: “Neden beni imanla terbiye ettirmediniz?” Şefaat yerinde, şekvacı olur.» (K.L.252)

 

«Kızlarım, hemşirelerim! Bu zaman, eski zamana benzemiyor.Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i medeniye yarım asra yakın hayat-ı içtimaiyemize yer­leştiği için, bir erkek bir kadını ebedî bir refika-i hayat ve saadet-i hayat-ı dünyeviyeye me­dar ve sair günahlardan kendini muhafaza etmek için almak lâ­zım gelirken; o biçare zaifeyi daim tahakküm altında, yalnız dünyevî mu­vakkat gençliğinde sever. Ona verdiği rahatın bazı on misli onu zahmetlere sokar. Eğer şer’an küfüvv tabir edilen birbirine denk olmazsa, hukuk-u şer’iye nazara alın­madığından hayatı daima azab içinde geçer. Kıskançlık da müdahale ederse daha berbad olur.» (E.L.II.49)

 

418- Evlenmede icbar olamaz. Çünkü icbar, mes’uliyeti kaldırır. Evlendi­rilme­leri istenen erkek veya kız, ebeveyn olmak mes’uliyetine gireceklerinden dolayı; ev­lenip evlenmemekte kendi ihtiyar ve rızaları olması şarttır. Ebeveyn ve velileri on­ları evlenmeye zorlayamazlar. Zira böyle bir zorlama, mes’uliyet kaidesini ihlal eder.

Meşhur ve mu’teber Hukuk-u İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu bu mev­zuda geniş izahat verirken ezcümle şöyle der:

«Büluğ çağına eren bir erkek çocuğun hıyar-ı büluğu, ömrîdir. Binaena­leyh bâ­liğ veya nikaha muttali olduğu mecliste sükût edivermesiyle veya kal­kıp git­mesiyle, bu hıyar hakkı sâkıt olmaz. Sarahaten veya delâleten rızası bulunma­dıkça, ömrünün sonuna kadar devam eder. Sarahaten rıza: “Akd-i nikaha razı­yım” gibi bir söz ile olur. Delâleten rıza da: “Zevcesine dühul et­mek, zevcesini takbil etmek, zevcesinin mehr ve nafakasını vermek” gibi rı­zaya delâlet eden bir fiil ile tahakkuk eder.

Sagir ve sagire bâliğ olunca hıyar-ı büluğlarını “Nikahı feshettim” veya “Nikahı reddettim “ veya” “Vaki olan nikaha razı değilim” gibi adem-i rızaya delâlet eden bir söz ile istimal ederler. Bunlara “Şimdi bâliğ oldum” “Şimdi âdet görmeğe başla­dım” sözleri de ilave edilebilir.

Hıyar-ı büluğunu istimal eden tarafın talebi üzerine hâkim iki taraf müvacehesinde nikahı fesheder. Şayet birbirine tezviç edilmiş olan iki ço­cuktan biri daha evvel bâliğ olup hıyar-ı büluğunu istimal edecek olsa, hâkim diğerinin velisi huzurunda veya mansub vasisi müvacehesinde aralarını tefrik eder.» (H.İ. ci:2 sh:52)

Yukarıda nakledilen, evlenmede icbarda bulunmamak hakkındaki fıkhî hü­küm esasen hadislere istinad etmektedir. Ezcümle: S.B.M. ci: ll hadis: 1806,1807, 1808 ve S.M. 16. Kitab-ün Nikah 9. Bab ve İbn-i Mace 9. Kitab-ün Nikah ll. ve 12. Bablar mezkûr hükmü beyan eder.

 

419/1- Yukarıdaki nakillerden netice olarak anlıyoruz ki, dünyada iffet ve hu­zura, âhirette de ebedî saadete medar olması gereken aile hayatının teş­kilinde hissî ve ölçüsüz hareket etmek, (bilhassa asrımızın cemiyet şartları içinde) maddi ve ma­nevi sıkıntı ve mes’uliyetlere sebebiyet verebilir.Esasen evlilik meşru olup teşvik edilmesi gerekirken, yukarıda görülen ciddi ikazla­rın yapıl­ması, -daha çok- bozuk cemiyetler içindir. Şu halde aile yuvasını kurmak iste­yen kimse refika-i hayatını se­çerken asgari şart olarak; mimsiz medeniyetin aşıladığı modalarına hevesli ve bağlı olmamak, ciddi mütedeyyin olmak, gayr-ı İslâmî âdetleri kalben ve fikren istiskal etmek, fiilen de onlar­dan uzak durmak ve dindar zevcine itaatkârlık gibi seciyelere sahib olup ol­madığına dikkat etme­lidir.

 

419/2- Bilhassa asrımızda olduğu gibi sefih cemiyetlerde görülen açık-saçık ka­dın ve kızların erkeklerle ihtilatlarıyla hayasızlık artar, zina çoğalır.Böyle zaman­larda evlenen kimse daha dikkatli olmalıdır. Kur’an (5:5) âye­tinde “zina yapmıyan ve gizli dostlar edinmeyen kadınla evlenmek”, yani aksi sıfata sahib olanla evlen­memek emrediliyor. Bu gibi âyetlerin asrımıza bakan dersi, calib-i dikkattir. Hassa­ten (gizli dostlar edinme) hususu, intişar eden bir felaket gibi görünüp, ehl-i na­musu daha çok ihtiyata sevkediyor. Kur’an (24:26) âyetinde de, ekser âlimlerin ver­diği mana ile: Habis kadınlar habis erkeklere, habis er­kekler habis kadınlaradır, di­yerek müslüman ehl-i namusu aynı mevzuda ikaz eder.

 

 

Kaynak: Islam Prensipleri Ansiklopedisi

 

 

[1] R.E. sh: 7 (Bu hadis-i şerifi Ramuz-ul Ehadis Kitabı Hatib-i Bağdadî’den, İmam-ı Deylemî’den ve Ebu Abdurrahman-üs Sülemî’nin Sünen-i Sofiyye Kitabında İbn-i Ab­bas’tan nakletmiştir.)

[2] R. E. ci: l sh: 282 ve K.H. hadis: 1235

[3] R.E. ci: 2 sh: 503

[4] K.H. hadis: 102l

[5] Müsned Ahmed Bin Hanbel, sadis, sh: 226

[6] K.H. hadis: 1254

 

* Aslı Arabça olan bu eserin tercümesini, “Hz. İsa’dan Bediüzzaman Said Nursî’ye Meş­hur Bekârlar” isimli çalışmanın sahibi muhterem Necmeddin Şahiner’den aldık.

 

 

اَكْرِمُوا اَلْعُلَمَاءَ وَوَقِّرُوهُمْ وَاَحِبُّوا الْمَسَاكِينَ وَجَالِسُوهُمْ وَارْحَمُوا

 

اْلاَغْنِيَاءَ وَعَفُّوا عَنْ اَمْوَالِهِمْ

 

 

«Ulemaya ikram ediniz ve onlara hürmet göste­riniz. Mesakini seviniz ve on­larla beraber oturunuz. Zenginlere merhamet ediniz. Onların mallarında da gözünüz olmasın.”[1]

Mesakin kelimesi Kur’an ve hadis lisanında galib mana ile Ashab-ı Suffa ve o tarzda yaşıyanlara bakar.

Din ve hak uğrunda hasr-ı hayat ile, dünyevî iaşesi için çalışmaya zaman bulamayan o fedakârları Resulullah (A.S.M.) ve Kur’an sena etmiştir. İzzet ve fedakârlık sıfatla­rına sahib oldukları ve geçmiş Peygamberler zamanında da Kur’an onlar­dan bahisle, ehl-i hamiyeti onlara yardıma davet etmesi ile anlaşılır ki, geçmiş pey­gamberlerden bu yana kıyamete kadar hak ve hakikatın fedakâr hizmetkârları bulunur ve bulunmalıdır. Kâinat vüs’atinde hakaikın mümessili olan Habibullah (A.S.M.) mesakin hakkında hakikat-ı hali gereği gibi tarif ve tesbit etmiştir. Şöyle ki:

 

لَيْسَ الْمِيسْكِينُ بِهَذَا الطَّوَّافِ الَّذِ يَطُوفُ عَلَى

النَّاسِفَتُرَدُّهُ اللُّقْمَةُ وَاللُّقْمَتَانِ وَالتَّمْرَةُ وَالتَّمْرَ تَانِ قَالُوافَمَنِ

الْمِسْكِينُ؟ قَالَ الَّذِى يَجِدُ غِنِّى يُغْنِيهِ وَلاَيُفْتَنُّ لَهُ فَيُتَصَدَّقُ عَلَيْهِ

وَلاَ يَسْاَلُ النَّاسَ شَيْئًا

 

“Resulullah (A.S.M.): “Miskin şu kapı kapı dolaşmayı san’at edi­nen, sa­daka için halkı dolaşıp, halkın da kendisine bir iki lokma, bir iki hurma verdiği di­lenci makulesi değildir.” buyurdu. Sahabeler:

-Öyle ise miskin kimdir? Ya Resullallah! dediler.

-Miskin, kendini geçindirecek gınaya malik olamıyan ve kendisine veril­mesi için (halk tarafından) zarureti bilinmeyen, kendisi de kalkıp halktan birşey istemeyen (afif, nezih) kimsedir.” buyurdu.” [2]

Diğer bir hadis de şöyledir:

لَيْسَ الْمِسْكِينُ بَالَّذِى تُرَدُّهُ التَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَانِ وَالاَ اَللُّقْمَةُ

وَاللُّقْمَتَانِ اِنَّمَاالْمِسْكِينُ الْمُتَعَفِّفُ اِقْرَؤُا اِنْ شِئْتُمْ لاَ يَسْئَلُونَ

النَّاسَ اِلْحَافًا

“Resulullah (A.S.M.) buyurdu ki: “Miskin, kendisini bir iki hurmanın, bir iki lokmanın geri çevirmekte olduğu (dilenci) kimse değildir. Miskin, ancak zaruretler içinde iffetli kalmaya çalışan nezih kimsedir. İsterseniz şu âyeti okuyunuz:

لِلْفُقَرَاءِ الَّذِينَ اُحْصِرُوا فِى سَبِيلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِى

الْاَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَٰهُمْ لَا

يَسْپَلُونَ النَّاسَ اِلْحَافًا وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ

 

(Bu 2:273 âyeti olup meali şöyledir:)

“(Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yeryü­zünde dolaşmaya muktedir olmazlar. (Hallerini) bilmeyen iffet ve istiğ­nalarından dolayı onları zengin kimseler sanır. Sen o gibileri simalarından tanırsın. Onlar, in­sanlardan yüzsüzlük edip de (birşey) istemezler. Siz (hak yolunda) ne mal harcarsa­nız şüphesiz Allah onu hakkıyla bilicidir.”

Kur’anda “Allah yo­lunda kendilerini vakfettikleri” bildirilen “fakirler” ve hadislerde faziletleri bildirilen “mesakin” elbette ki belli bir yer ve zamana münhasır değildir. Ge­rek âyetlerin, ge­rek hadislerin küllî manaları itibariyle hem Asr-ı Saadet’e hem gelecek bütün asırlara şümulü vardır. Asr-ı Saadet ise bütün gelecek asırlara ekmel ve küllî bir örnektir. Her devirde Allah’ın inayetiyle O’nun yoluna kendilerini vakfetmiş “fakirler” ve” mesakin” olmuştur ve olacaktır.

Nitekim büyük müceddid İmam-ı Rabbani (R.A.) Mektubat adlı eserinde yer alan Mirza Bediüzzaman’a hitaben yazdığı 74. ve 75. mektublarında, Asr-ı Saa­det’teki Ashab-ı Suffa’yı kendilerine örnek olarak kendisi ve yakın çev­resini “mesakin” manasında fakirler diye vasıflandırmakta* ve bu fakirleri âyet ve ha­dislerdeki asırlara şamil küllî manasıyla ele alarak 74. mektubunda şöyle demektedir:**

“(Mektubunuzu) okuyunca fakirlere sevginiz ve bağlılığınız anlaşıldı. Çünki bu sevgi, selâmetin (dalalete düşmemenin) sermayesidir. Onlar, Allahu Teala’nın celîsleridir (yani, huzur-u etemme nail olup, Allah’ı unutmayan marifet ehlidirler). Onlarla beraber onlanlar (manevi cihad ve gayrette onlara katılan, destek olan, meclislerinde bulunup feyizyab olanlar) şaki olmazlar. (yani, bu hak cereyanının muhalifleri olan Süfyan, Tagut, Deccal ve Firavunî cereyanlara fiilen hattâ zımnen dahi katılıp kapılmayacaklar)[3] Resulullah (A.S.M.) kâfirlere galib gelmesi ve işle­rin kolaylaşması (hizmet-i diniyede inayet-i İlahiyeye mazhariyeti) için, muhacirlerin fakirleri hürmetine dua bu­yurduğu bildirilmektedir.”[4]

İmam-ı Rabbani (R.A.) bu cemaatın Allah indinde yeminlerinin (duaları­nın) makbuliyetini beyan ederek böyle halis mücahid ve ehl-i marifet bir cemaat-ı makbulenin hizmetini ve bunlara bağlanmanın ehem­miyetini gösteri­yor. Elbette ki ikinci bin yılın müceddidi, bu beyanlarıyla sa­dece kendi zamanının Mirza Bediüzzaman’ına değil, zamanımızdaki Mirza oğlu Bediüzzaman’a da hitab ederek, onun en ehemmiyet verdiği Nur cami­asının haslar dairesi olan iman hizmeti fedakârlarına da işaret ettiği anlaşılı­yor. Zira böyle büyük imamlar, Kur’an ve ehadisin tarzını takib ederek cüz’î bir hâdiseyi beyan ederken o hâdisenin külliyetini de ders veriyorlar.

İmam-ı Rabbani (R.A.) aynı mektubun devamında kendisine yapılan öl­çüsüz medihten nehyederek azami ihlası ders vermekte, nasihatların başında sünnet-i seniyeye ittiba etmenin elzemiyetini anlatmaktadır. Daha sonra da, “dünyanın süsle­rine düşkün olmamak, varlığına ve yokluğuna aldırış etme­mek lâzımdır... Dünyanın malına, mevkiine düşkün olanların, bunlara ka­vuşmak için uğraşıp da ansızın hep­sini bırakıp gidenlerin halini görerek ibret alınız” demekte ve böylece en ehemmi­yetli esaslara dikkat çekerek irşad et­mektedir.

Yine Mirza Bediüzzaman’a hitab eden 75. mektubunda İmam-ı Rab­bani (R.A.) Ehl-i Sünnet ve Cemaata uygun olarak, itikad ve iman esasla­rında tekâ­mül etmek, yani imanda terakkiyi ve ona hizmeti birinci derecede ele almak bundan sonra sünnete uyma yolunda amelî fıkhı, yani İlahî emir ve yasakları bilmek gereğini beyan etmektedir. İman-ı kâmil ve amel-i salih ile mukaddes âleme (Cennet’e) uç­mak nasib olur; bu iki kanat olmadan yüksel­mek olmaz, şeklinde nasihatta buluna­rak bu mevzudaki hassasiyetin göster­mektedir.

Calib-i dikkattir ki, Bediüzzaman Said Nursî Hz.nin en çok ehemmiyet verdiği iki esas olan, halis bir hizmet cemaatının varlığı ve iman hizmetinin birinci derecede tutulması hususu; İmam-ı Rabbani’nin (R.A.) mezkûr iki mektubunda da açıkça gö­rülmektedir. Böylece bu iki büyük müceddid, bu iki esasın elzemiyetinde müttefik olup, mesleklerini ona bina etmişlerdir.

 

HADİSTE BİLDİRİLEN HAKİKİ VAKIFLARIN EHEMMİYETİ

Risale-i Nur’un hizmetinde kendini vakfeden ve hadis lisanındamesakin denen zatlar (yani vakıflar ki; hadiste mesakinkelimesi olarak geçer ve mesakin dahi miskin kelimesinin cemidir. Yani hakiki hizmet fedaileri) hakkında bir hadis, yani bir dua-yı nebevî şudur:

اَللّهُمَّ اَحِينِى مِسْكِينًا

وَ اَمِتْنِى مِسْكِينًاوَاحْشُرْنِى فِى زُمْرَةِ

الْمَسَاكِينِ

Allahım! Beni miskin olarak hayatlandır (yaşat) ve miskinolarak vefat ettir ve mesakin zümresi içinde de haşreyle.”Keşf-ül Hafa hadis: 538 (Tirmizi ve İbn-i Mace’den Naklen)

Bu dua-yı nebevîden anlaşılıyor ki, bütün insanlığın tek şahsiyeti olan peygamberimiz, hayatını din hizmetine feda edenlerin beraberliğini en büyük gaye görüyor. Bu husus gayet cay-ı dikkattir. Peygamberimizin (A.S.M.) son vekili olan Üstadımızın “mesakin” tabir edilen halis ve sâdık vakıfların lüzumiyeti hakkında beş vasiyetnameleri lâhikalarda neşredip Resulullahın mezkür takdirine ittiba etmesi de manidardır.

 

[1] Ramuz-ül Ehadis: sh:8l

[2] Sahih-i Müslim ci:3 hadis: l039

* Bu mana, aşağıdaki "muhacirlerin fakirleri hürmetine" ifadesinden de açıkça anlaşılır ki bu fakirler, herkesçe bilinen alelâde fakirler değildir.

** Mektubundaki bazı ifadelerin maksud manaları, parantezler içinde kısaca gösterilmiş­tir.

[3] Bu rivayet Buhari 80. kitab-üd daavat 66. babda; Tirmizi daavat/l29'da; S.B.M. 2l6l. ha­diste mezkûrdur.

[4] Taberani, Ebu Nuaym ve Hâfız-ı Münzirî'nin Tergib adlı kitabında nakledilmiştir.