bİz sünnİyİz! R.T.Erdoğan müçtehİd gİbİ konuşamaz !

Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki:

 

سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَ اَصْحَابِى

 

deyip, ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.

Mektubat ( 106 )

 

 

Bütün müslümanlar bilirler ki, DİNİ HÜKÜMLERDE temel iki kaynak vardır: Kitab ve Sünnet. Yani Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizin (asm) sünnetleri. Sonra bu iki kaynaktan SIHHATLI ANLAMA DERECESİNE SAHİB olan MÜCTEHİDLERİN RE'Y EKSERİYETİNE DAYANAN ic­tihad ve kıyas usulü ile ortaya çıkarılmış olan hükümler esas alınır.

 

 

Müstaid, müçtehid olabilir; müşerri' olamaz

 

İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek; zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.

Yoksa DAVET BİD'ATTIR, REDDEDİLİR. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz...

Sözler ( 705 )

 

...üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli senezarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen... 

 Lem'alar ( 195 )

 

Şeri’attaki teşri’ kaidesinin yani kanun koyma yetkisinin ehemmiyetli bir cihetini özetliyen yukarıdaki beyan gösteriyor ki, BİR MÜÇTEHİDİN DAHİ ortaya koyduğu şer’î bir re’y ve hükmü, müctehidlerin ekserisi tasdik etmedikçe müslümanlar o hükme uymaya davet edilemezler ve böyle bir davet reddedilir. R.T. Erdoğanın MÜÇTEHİD olmadığı malum !

Bu şer’î ölçüyü nazara alarak günümüzde BİD'ALARA BULAŞMIŞ ve ŞERİATTA SÖZ SAHİBİ OLMAYAN (İsyanoğlu..Bayındır..Haydar Baş vs...) bazı kimselerin sözlerini reddetmek, dine bağlılığın icabıdır. BU ŞER ODAKLARI HESABINA ÇALIŞAN ECHELLERİN müdafaa ettikleri MEZHEPSİZLİĞİ R.T.Erdoğanında savunduğu görülmekltedir. Eğer bir an önce Sözlerini tashih etmezse ŞER ODAKLARININ GAYELERİNE yardım ve davalarını tasdik ETMİŞ OLUR!

DİNİ HÜKÜMLER MÜCTEHİDLERDEN ÖĞRENİLİR

''Sünnilik Kur'anda yoktur'' diyenler, bu hükmü kendi anlayışlarına göre genellikle Kur'anın tercemelerinden çıkarıyorlar:

Halbuki Kur’ânın tercemelerinden dinî hükümleri anlamağa kalkışmamalıdır. Çünkü Kur’ânın çok derin ve ince mânâları olduğu gibi; nasih-mensuh, mücmel-müfesser, zahir-hafî, nas ve müteşabih gibi yüksek ilim seviyesini gerekti­ren hususiyetleri bulunmaktadır. Bu gibi sebeb­lerden dolayı, dinî hükümleri, Kur’ân ve hadîs tercemelerinden değil, şeriat kitablarından öğ­renmek mecburiyeti vardır. Ancak Asr-ı Saadette Resulüllah’ın talimiyle  SAHABELER VE TABİİN DOĞRUDAN DOĞRUYA KUR'ANDAN DERS ALMIŞLAR, müçtehid ve mezheblere ihtiyaçları olma­mıştır.

 

Bir Siyasetçi olan R.T. Erdoğanın ise bir FİKRE DAVET etme hakkı ve selahiyeti dahi yoktur.

 

Halbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki, o makam-ı âlîye çıkabilsin.

                               Sözler ( 483 )

 



«Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikatı söyleyeceğim. Zira hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun.»                                                                                                                                                               (Divan-ı Harbi Örfi sh: 36)

 

Fakat meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdad ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım.»                                                                                                                             (Divan-ı Harbi Örfi sh: 32)

 

Yani dine müteallik mes’eleler olursa susulmaz. Hususan akide-i avamı şübehattan muhafaza için HAK neşredilmelidir. 

 

"Bu dünya fânidir. En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın İTİKADI SAĞLAM OLMAZSA,DAVAYI KAYBEDER. Hakikî dava budur. 

Emirdağ Lahikası-1 ( 15 )

 

Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü masumane ve mazlumaneden, zayıfa şefkat ve gadre şiddet-i nefret dersini aldım.

Divan-ı Harb-i Örfi ( 46 )

 

«Arkadaşlar! Şu mealde bir hadîs-i şerif var ki: "Hakikî âlimler, zalim hükümdarlara karşı hak ve hakikatı pervasızca söyleyen âlimlerdir." İşte biz, ancak böyle ve müttaki bir allâmenin söz ve eserlerine itimad edebiliriz.»                                                                          (Konferans sh: 23)

 

«İnsanın fıtratında yalana yalandır demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan her kavimden ziyade yalana karşı sükût etmez sahabeler olsa.. hususan hâdiseler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a taalluk etse....»                                                                            (Mektubat sh: 120)

 

 

Evet «Sahabeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde; hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!" mealindeki hadîs-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir.»                                                                                          (Mektubat sh: 121)

 

Çünkü «o asr-ı sıdk ve hakikatta ve o hakperest ve ciddî ve doğru adam olan sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzib ederler.»                                                                                                                                                                                                                       (Mektubat sh: 112)

 

Öyle de, Asr-ı Saadette hayat-ı içtimaiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekavet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secaya-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan sahabelerin zehr-i katilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nuranî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve imana en nâfi' bir tiryak, en kıymetdar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letaifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarurîdir. Halbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz-omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı içtimaiye bozuldu. Propaganda-i siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki, sahabenin adalet ve sıdk ve ulviyet ve hakkaniyet hususundaki kuvvetlerine, metanetlerine, takvalarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin.

Sözler ( 490 )

 

Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlim "muvakkat" fetvası vermişler. Bu zamanda o fetva verilmez. Çünki o kadar sû'-i istimal edilmiş ki, yüz zararı içinde bir menfaatı olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.

Hutbe-i Şamiye ( 50 )


 

 Video (RTE nin Konuşması)''Mezhebçilik fitnedir''


A. Oktar

Resimi büyütmek için üzerini TIKLAYINIZ

Bayındır

Resimi büyütmek için üzerini TIKLAYINIZ

H. Baş

Resimi büyütmek için üzerini TIKLAYINIZ



Humeyni

Resimi büyütmek için üzerini TIKLAYINIZ

Görmez

Resimi büyütmek için üzerini TIKLAYINIZ

isyanoglu

Resimi büyütmek için üzerini TIKLAYINIZ


 

«Cumhur-u mü’mininin kabul etmedikleri BİD'ÂT ve MÜSTAHDESATI umumi gazetelerde neşret­mek, doğrudan doğruya hiç şüphesiz DALAETE DA'VETTİR ve onları neşreden de DALALET DAİSİDİR. Şu halde şu herifin yalnız ağzına vurup şamarla sustu­rucu cevap vermek değil; belki ta’nif ve şiddetle el­lerini, kollarını tutup bağlamak gerektir.»                                                                         (B. Mesnevî-i Nuriye sh: 179)

 

Mu'zam-ı Ümmet, cadde-i kübrada gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. 

Mektubat ( 434 )

 

Asr-ı Saadetten şimdiye kadar BÜTÜN EAZIM-I İSLAMIN bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, TAHRİB ve TAHRİF etmeye çalışanlar VE YARDIM EDENLER düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar.Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!..

Mektubat ( 396 )

bu kahraman İslâm milletinin evlâdlarını DİNSİZLİĞE TEŞVİK edip milyonlarla insanların bağlandığı kudsî ve İlahî İSLAMİYET ESASLARINI yıkmağa ve o milyonlarla insanların ebedî saadetlerini mahvetmeğe çalışanları "GİZLİ SÜFYAN KOMİTESİNİN yıkıcılığı ve eziciliği" diye vasıflandırarak

Şualar ( 558 )

o kafile-i uzmadan İNHİRAF eden; nereden NUR bulabilir, hangi yoldan gidebilir?

Mektubat ( 396 )

 

İkinci Nokta:وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor.

Mektubat ( 361 )

Hâdisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhabîlik ve Melâmîliğin bir nev'ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer'iyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risale-i Nur gerçi umuma teşmil suretiyle değil; fakat her halde hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velayet ve esas-ı takva ve esas-ı azimet ve esasat-ı Sünnet-i Seniye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek, bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisatın fetvalarıyla onlar terkedilmez.
Kastamonu Lahikası ( 77 - 78 )

 

Evet Sünnet-i Seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymetdardır. Hususan bid'aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyenin küçük bir âdâbına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor.

Lem'alar ( 50 )

 

 

MEZHEBSİZLİK TARAFTARLARININ İÇYÜZÜ

 

 

Âhirzaman fitnesinin mümessilleri, müslümanların değer verdiği şahsiyetleri gözden düşürmek ve bu vesileyle dine hücum yolu açmak isterler. Said Nursi Hazretleri bunlara şu cevabı verir:

 

«Sual: Sahâbelere karşı iddia-yı rüç­han nereden çıkıyor? Kim çıkarıyor? Şu zamanda bu meseleyi medar-ı bahis etmek nedendir? Hem müç­tehidîn-i izâma karşı müsâvat dâvâ etmek ne­den ileri geliyor?

 

Elcevap: Şu meseleyi söyleyen iki kısımdır.

Bir kısmı, sâfi ehl-i diyanet ve ehl-i ilimdir ki, bazı ehâdisi görmüşler; şu zamanda ehl-i takvâ ve sa­lâhati teşvik ve tergib için öyle mebhaslar açıyorlar. Bu kısma karşı sözümüz yok. Zaten onlar azdırlar; çabuk da intibaha gelirler.

 

Diğer kısım ise, gayet müthiş, mağrur in­sanlardır ki, MEZHEPSİZLİKLERİNİ, müçtehidîn-i izâma müsâvat dâvâsı altında neşretmek isti­yorlar ve DİNSİZLİKLERİNİ, Sahâbeye karşı mü­sâvat dâvâsı altında icra etmek istiyorlar. Çünkü, evvelen, o ehl-i dalâlet, sefâhete girmiş, sefâ­hete tiryaki olmuş. Sefâhete mâni olan tekâlif-i şer’i­yeyi  yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki:

“Şu mesâil, içtihadiyedirler. O mesâilde mezhep­ler birbirine muhalif gidiyor. HEM ONLARDA BİZİM GİBİ İNSANLARDIR; HATA EDEBİLİRLER. Öyleyse biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tâbi olmaya ne mecburiyetimiz var?”

 

İşte, bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile başlarını MEZAHİBİN ZİNCİRİNDEN ÇIKARIYORLAR. Bunların şu dâvâları ne kadar çürük, ne kadar esassız olduğu Yirmi Yedinci Sözde kat’î bir surette gösterildiğinden, ona havale ederiz.

 

Saniyen: O kısım ehl-i dalâlet baktılar ki, müçte­hidînlerle iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki, yalnız nazariyât-ı diniyedir. Halbuki, bu kısım ehl i dalâlet, zaruriyât-ı diniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar. “Onlardan daha iyiyiz” deseler, meseleleri tamam ol­muyor. Çünkü, müçtehidîn, nazariyâta ve kat’î olmayan teferruâta karışabilirler. Halbuki, bu mezhepsiz ehl-i dalâlet, zaruriyât ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat’î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek istediklerinden, el­bette, zaruriyât-ı diniyenin hameleleri ve di­rekleri olan Sahâbelere ilişecekler.

Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri, Sahâbenin küçüklerine karşı müsâvat dâvâsını kazana­madıkları, gayet kat’î bir surette Yirmi Yedinci Sözde ispat edilmiştir.»

(Sözler sh: 495)

 

 

 

şİaların hz. aİşeye düşmanlıklarının İç yüzü

 

Hz. Aişe (r.a.) HEM SÜNNİ HEM AHKAM-I ŞERİATIN HAMELELERİNDENDİR. Hz. Aişeyi (r.a.) tezyif Ahkamı tezyifdir!

 

Zât-ı Risaletin akvali gibi, ef'al ve ahvali ve etvar ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın me'hazleridir. Şıkk-ı zahirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususî dairesindeki mahfî ahvalâtından tezahür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de, Ezvac-ı Tahirattır ve bilfiil o vazifeyi îfa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tahirat lâzımdır.

Mektubat ( 28 )

 

Ve Âişe-i Sıddıka Radıyallahü Anha'nın beraeti münasebetiyle, âyet-i Nur'un مَثَلُ نُورِهِ kelimesindeki zamir, üç vecihten birisi ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a raci' olmak haysiyetiyle Sure-i Nur Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyade alâkadar bulunduğundan, o sure ile risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı isbat eden o iki risaleye iki nur lafzıyla, belki üç nur kelimeleriyle yine aynen Risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı isbat eden Mi'rac Risalesi'ne dahi işaret etmiş.

Şualar ( 733 )

 

âlem-i İslâmiyette (!) Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.

Mektubat ( 441 )

 

[Şimdilik o hâdisat-ı gaybiyenin yüzer misallerinden -mülhidler tarafından avamın akidelerini bozmak fikriyle işaa edilen- yirmiüç mes'eleleri, tevfik-i Rabbanî ile gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o mes'eleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, her biri bir lem'a-i i'caz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakikî tevilleri isbat ve izhar edilmekle akide-i avamı kuvvetlendirmeğe mühim bir sebeb olmasını rahmet-i Rabbaniyeden rica edip hatiatımı ve galatatımı afv u mağfiret altına almasını Rabb-ı Rahîmimden niyaz ederim.]

Şualar ( 582 )

 


''MEZHEBCİLİK FİTNEDİR' HEZEYANINA CEVAB VEREN                                Ehl-İ Sünnet Alİm ve hocalar: