SADELEŞTİRİLMİŞ RİSALELERDEKİ

ŞİRK ÖRNEKLERİ:

 

R İ S AL E - İ N U RL A RI T A H R İF 

Risalelerde yazıldığı gibi nasılki şeytan, Kur’ana kudsiyetini kaldırarak bakın der. Ta ki insanların hürmeti kırılsın. Yani bîtaraf bakın der. Yani Kur’ana taraf-ı İlahiden değil de ‘beşer kelamı olarak bakın, bakalım o parlaklığı görebilir misin’ der. Yani vahiyli- ğini kaldırtarak baktırmaya çalışır. Aynen öyle de vehbî ilimle yazılmış Risalelerdeki kudsiyeti kaldırmak için, kesbî ilimle yapılmış sadeleştirme ile bakılmasını isterler.Ta ki me’hazdaki kudsi- yet kaybolsun te’siri de kalmasın. İblis’in dehşet bir hilesi. Buna alet olanlar düşünsün ki nasıl bir cinayet işliyorlar. Nasıl ki Kur’ana kıymetli değerimiz olarak bakmak lazımdır. Yani vahiy olarak bakmak gerektir. Öyle de Risale-i Nurlara da vehbî olarak, yani sünuhat-ı ilham-ı İlahi olarak bakmak gerektir. Öyle ise müellifinden başkası onda tasarruf edemez. Müellifin tarzına müdahele edilirse bu eserden iman noktasında insanlar istifade edemezler. Sadeleştirme işine teşebbüs edenleri aldatan bir mesele de bazı okuyanların ‘iyi bulduk’ demeleridir. Halbuki şeytan meselenin esasına baktırmıyor. Uzak- tan baktırıyor. Ehli tahkik nazarıyla değil, sathî nazar- la baktırıyor. Şeytan ve şakirdlerinin teslim olmalarını beklemek yanlıştır. Dinsiz feylesoflar, gizli zındıka komitesi var- dır. Çünkü onu dinleyen ahmaklar da vardır. Bu mücadele de, bu manialar var olduğu sürece devam edecektir. ّ

 

 

Tahrif edilmis Lem’alar (sf. 374)

 …mekândan münezzeh, mukaddes, ARINMIŞ, yüce Zat-ı Zülcelâl’in varlığının vücûbiyetine, mukaddesliğine ve kusurlardan uzaklığına uygun düşmeyen tasavvurlara ve bâtıl telkinlere yol açar.

 

ASLI (Lem’alar sf. 273)

“…tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberra, muallâ olan Zât-ı Zülcelal'in vücub-u vücuduna ve tekaddüs ve tenezzühüne muvafık düşmeyen tasavvurata sebebiyet verir ve telkinat-ı bâtılaya medar olur.”

Arınmış: Kirlerinden temizlenmiş
Müberra: Beri’, müstesna, fenalıktan uzak kalmış, münezzeh, pâk (A.Yeğin Lûgatı)

“Arınmış” kelimesinin, “Zat-ı Mukaddes”, “Allah-ı Zülcelâl” hakkında kullanılması ASLA caiz olmaz. İman gider!
Çünkü arınmış vasfı (daha önce kirlenmiş sonra temizlenip arınmış şeklinde) öncesine işaret eder. Müberra sıfatının yerine kullanılamaz.
Arındırılmış tabiri insanlara mahsustur.Günah işlemesi veya hata etmesi ardından bunlardan arındırılması.. Böyle bir tabir Haşa Cenab-ı Hak için geçerli olabilir mi ? Haşa elbette olamaz. Allah herşeyden münezzehtir ve müstağnidir. Yaratan Kudret mahluk gibi aciz, günahkar ve arındırılıp temizlenebilir mi ? Haşa sonsuz kere haşa!

 

 

 

 

Tahrif edilmis Lem’alar (sf. 103)

HAKÎM-İ ZÜLCELALİN canlıların bedenine gönderdiği rızkın bir kısmı tedbir için iç yağı olarak TOPLANIR.

 

ASLI (Lem’alar sf. 63)

Çünki O Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı suretinde İDDİHAR EDER.”

Aslında ki Hakim-i Zülcelalin fiili olduğuna işaret eden“O” şahıs zamiri sadeleştirmede kaldırılmış.
İddihar rububiyete aid bir fiildir. “O” zamirini kaldırırsanız Efal-i İlahiyeden olan iddihar fiilini bedene yani esbaba vermiş olursunuz.
İnsanları ve kendizi şirke bulaştırıyorsunuz.

 

 

 

 

 

Tahrif edilmis Lem’alar (sf. 96)

İnsan, şu kâinatın Hâlıkına karşı sonsuz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır.

ASLI ( Lem'alar sf. 57 )

“Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlık'ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır.”

İnsan kelimesi mazmun olarak; Ahsen-i takvim programını,insanın yaradılış gayesini ve neticesini, insanın rahm-ı maderden cennete kadar bütün yaradılış macerasını içine alır.
Beşer ;
İnsanın dünyada bulunma sürecindeki mahiyetine verilen isimdir.
Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadantâ hilkat-ı insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Sözler (115)
“Beşer” dünyada bulunma süreci içinde ahiret programını taşır. Rahm-ı maderde ise beşeriyet programını taşır.
İnsan ve beşer ikiside arapçadır ve ayrı ayrı manalardadır. İnsanı anlatan bir ilim kitabında beşer kelimesi insan kelimesi ile sadeleştirilirse o ilim yok olur.

 

 

 

 

Tahrif edilmis Sözler (sf. 40)


“Evet ortada iki vazife görünüyor. Biri, padişahındır ki, bazen onun işini gördüğümüz için bizi besler.” 

ASLI ( Sözler sf. 23 )


“Evet iki vazife, peşimizde görünüyor. Biri, padişahın vazifesidir. Bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir.” 



Haşa! Padişahın işini görmek, neferin haddine düşmemiş. Temsil bile olsa bu cümle açık ŞİRKTİR! Onun angaryasını çekmek, onun işini görmek demek değildir! 

Mesnevi-i Nuriye ‘angarya’ meselesini şöyle izah etmiştir: 
‘Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva'-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin! (Mesnevi-i Nuriye 224)’


لَهُ الْمُلْكُ' Yani: Mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün, hem memluküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp, levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azab çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr'dir, hem Rahîm'dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul. (Mektubat 224)’

 

 

 

 

 

Tahrif edilmis Sözler (sf. 158)

İkincisi: Cenab-ı Hakkın KUTSİ İSİMLERİNİN TECELLİSİ OLAN BENZERSİZ VE PARLAK ESERLERİNİN ilancısı makamında görünmekle...

ASLI ( Sözler sf. 124 )


“Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İLAHİYENİN CİLVELERİ OLAN BEDAYİ'İNE ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle”

“Cenab-ıHakkın kudsi isimlerinin tecellisi “ cümlesi “benzersiz ve parlak eserler”değildir.
Bu cümleyi böyle sadeleştirirseniz, tecelliyi eser zannedersiniz.
Eser ise mahluktur, tecelli Allah(c.c.)’ın esmasına aittir. Mahluk tecelli değildir tecellidendir.
“Esma-i kudsiye-i İLAHİYENİN CİLVELERİ OLAN BEDAYİ'İNE ve parlak eserlerine” cümlesinin mânası budur.
Tecelliye,mahluklar manasında eser demek, mahluka ilahi bir mana vermek olur. Yani mahluk, Esma-i İlahiyenin cilvelerinin eseridir. Çok büyük itikadi bir hatadır.


“ Bu kemal-ikudret içinde kemal-i hikmeti ve kemal-i hikmet içinde kemal-i rububiyeti vemerhameti gösteren san'atlar; cilvemilve işi değil. Buyaldızlı defteri yazan kâtib içinde olamaz, onunla ittihad edemez. BarlaLahikası ( 266 )”

 

 

 

 

 

Tahrif edilmis Sözler (sf. 157)


İlk olarak: Kainattaki eserlere bakıp, CENAB-I HAKKI GÖRÜR GİBİ, kendilerini rububiyet saltanatının güzelliklerine seyirci makamından bildiklerinden…

ASLI ( Sözler sf. 124 )


“Evvelen:Âsârabakıp, GAİBANE MUAMELE SURETİNDE saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden”


 

“Gaibane muamele” Cenab-ı Hakkı görür gibi demek değildir. Tam aksine esbab perdesi arkasındaki Zat’ın kainatta görünen eserleriyle vücudunun anlaşılmasına işaret eder. Gaibane ilmi ve itikadî hata olmuş.

Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var.Diğeri; hazırane,muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.
Sözler (329 )


بِالْغَيْبِYani, nifaksız ihlas-ı kalb ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar.Veyahut gaibe veya âlem-i gaybaiman ediyorlar. (İşarat-ül İ'caz 41 )


“Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişenbir mi'rac-ı imanî ile gaibane marifetten hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fatiha-i Şerife'de başından tâ اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh ü sena ile. (Asa-yı Musa 138 )

İnsan anlamıyor nasıl “Gaibane muamele suretinde”’ cümlesini “Cenab-ı hakkı görür gibi” olarak değiştiriyorsunuz.?



 

 

Tahrif edilmis Sözler (sf. 55)

Sonra o da kardeşi gibi büyük birOVA ya varır.

ASLI ( Sözler sf. 36 )


“Sonragitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir SAHRA-i azîmeye girdi.”



 

“Sahra” kelimesi “ova” kelimesi ile aynı değildir. “Sahra-i azime” “büyük bir ova” olarak ifade edilemez çünkü, sahra bir çöldür hiçbir şey yetişmez ,ovalar ise münbitdir.
Mesela Konya ovası bir sahra değildir,buğday ambarıdır.Buradaki “sahra” kelimesi 1. Sözdeki

“Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin vefakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranınMâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al.”

cümlelerindeki sahraya telmihtir.Önceki sözlerde geçmeyen “ova” kelimesi burada kullanılmakla, Risale-I Nur Külliyatındaki mânalar arasında intikal rabıtaları koparılıyor.
Halbuki risaleler arasında, hususan Küçük Sözlerdeki temsillerde çok sıkı münasebet zincirleri vardır. Ve bu münasebetler, Risale-i Nurun kelimeleriyle, terminolojileriyle, temsilleriyle olur.Bu sadeleştirme, Risale-i Nur mânalarındaki münasebet bağlantılarınıda kesinlikle tahrif etmiştir.




 

 

 

Tahrif edilmis Sözler (sf. 157)


İlk olarak: Kainattaki eserlere bakıp, CENAB-I HAKKI GÖRÜR GİBİ, kendilerini rububiyet saltanatının güzelliklerine seyirci makamından bildiklerinden…

ASLI ( Sözler sf. 124 )



“Evvelen:Âsârabakıp, GAİBANE MUAMELE SURETİNDE saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden”




 

“Gaibane muamele” Cenab-ı Hakkı görür gibi demek değildir. Tam aksine esbab perdesi arkasındaki Zat’ın kainatta görünen eserleriyle vücudunun anlaşılmasına işaret eder. Gaibane ilmi ve itikadî hata olmuş.

Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane,muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.
Sözler (329 )


بِالْغَيْبِYani, nifaksız ihlas-ı kalb ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar.Veyahut gaibe veya âlem-i gaybaiman ediyorlar. (İşarat-ül İ'caz 41 )


“Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişenbir mi'rac-ı imanî ile gaibane marifetten hazırane ve muhatabane bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki: Fatiha-i Şerife'de başından tâ
اِيَّاكَ kelimesine kadar gaibane medh ü sena ile. (Asa-yı Musa 138 )

İnsan anlamıyor nasıl “Gaibane muamele suretinde”’ cümlesini “Cenab-ı hakkı görür gibi” olarak değiştiriyorsunuz.?

 

 

 

 

 

Tahrif edilmis Lem’alar (sf. 304)

“Cemil-i Zülcelâl’in bütün isimlerini ‘Esmaü-l Hüsnâ diye Samediyetine yakışır şekilde tabir etmesi gösteriyor ki, o isimler güzeldir.”

ASLI ( Lem’alar sf. 216 )


“Cemil-i Zülcelal'in bütün isimleri Esma-ül-Hüsna tabir-i Samedanîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler.” 



 

Aslındaki ‘Esma-ül Hüsna tabir-i Samedanîsi’ kavramı ‘Esma-ül Hüsna’ diye samediyetine yakışır şekilde tabir etmesi olarak değiştirilmiş.
‘ESMA-ÜL HÜSNA TABİR-İ SAMEDANîSİ”’ kavramı yok edilmiş.
Esmaya ait samedaniyet hakikati kaldırılmış. Risale-i Nurda defalarca anlatılan, mesela Yirmidördüncü Sözün Birinci Dalında;


‘Elbette gerektir ki, Cenab-ı Hakk'ı bir isimle, bir ünvan ile, bir rububiyetle ve hâkeza.. tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe'nleri, içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmaya intikal etmezse zarar eder. Meselâ: Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalaletine düşebilir. (Sözler 333)’

Esma-ül Hüsnanın birbiri içinde olmak hakikatine ait ‘Esma-ül Hüsna tabir-i Samedanîsi’ kavramı tevhid hakikatlerindendir. HÜSNA MÂNASININ SAMEDİYET SIFATINA İNTİKALİDİR.
Bu Mes’ele Oturbirinci Söz mi’rac risalesinde, İşarat-ül İ’caz da Bismillah kelime-i kudsiyesinin ‘isim’ mânasında ve daha birçok yerde izahı yapılmış.
Siz bu sadeleştimenizle insanlığın imanını kurtarması, tevhid-i hakikiyi kazanması yolunda son şansı olan iman ve tevhid ilmine kastettiniz, bu ilmi katlettiniz!
Sahteleştirilmiş kitablarınızı okuyanları bu ilimden mahrum ettiniz!

 

 

 

 

 

Tahrif edilmis Sözler (sf. 531)


“Fakat sarsılan ve hareket eden dünya Sani’ine baktığı vakit, o hareket ve değişimlerin, Samed Yaratıcının kudret kaleminin, eserlerini yazması için meydana geldiği anlaşılır.”

ASLI ( Sözler sf. 437)

“Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sani’ine baktığı vakit o harekat ve tegayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedaniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir.”



 

‘Meydana geldiği’ cümlesi ‘o kalemin işlemesidir’ ile anlatılan mes’eleyi bozup, tevhidî bir mânayı şirk haline getirir.

‘Kalemin işlemesi’, katibi gösterir. ‘Mektubat-ı Samedaniye’, yazan kudretin samediyetini gösterir. Yani herşeyin vücuda gelmesi (meydana geldiği !) o kalemin işlemesine mecburdur. Bu tevhid hakikati, kâinat mektubuyla, kudret kaleminin nakışlarıyla (Mektubat-ı Samedaniye) bize anlatılır. Bu yapılan anlaşılmaz, dayanılmaz, kabul edilemez, anlamsız bir tahrif 
! Ruhları karartan bir zulümattır!

‘Felsefeye temas eden bazı cümleler, "Mürur-u zamanla kabuk bağlamış, sonra toprağa inkılab etmiş, sonra nebatat husule gelmiş, sonra hayvanat vücuda gelmiş" gibi tabirler, icad ve hilkat-i İlahî noktasında felsefîdir ki, Risale-i Nur'un san'at ve icad-ı İlahî cihetindeki beyanatına münasib düşmüyor. (Emirdağ Lahikası-1 176)’