Mustafa İslamoğlu, Bediüzzaman Said Nursi ve Mevlana Hazretlerine iftira attı:

 

"Said Nursi konusunda benim üç tane hutbem var, üç Üstad diye. Allah'ın bir ismi de 'Bedi’dir. Kur'an'da geçer. Bedi olan Allah'ın ismi bir insana verilemez. Verilmemeli. Mevla da Allah'ın ismidir. Ayet okuyacaksın gideceksin Allah'ın yarattığı bir kula Mevlana diyeceksin. Yani edep yahu demek lazım. Bu ne tevazu derler adama. Bir de bu ismi kendine koyana dönmek lazım. Bu ne tevazu, hani tevazu? Hani mahviyet ayakları falan nereye gitti? (M. İslamoğlu)

 

Bilgi değil, bünye meselesi!

24 Kasım 2014 Pazartesi 07:30

 

 

Mustafa Özcanın makalesinden mühim nükteler:

 

·         İslamoğlu tevazu nedir bilmediği halde Bediüzzaman ve Mevlana’yı asırlar öteden edebe ve tevazuya davet ediyor.

 

·         Akaitte ve amelde bidat meselesinin iyi anlaşılması ve ilişkilerimizde mihenk ve ölçü kılınması gerekir. Halbuki, günümüzde bidat ve ehli bidat makbul şahsiyet haline gelmiştir.

 

 

·         Ev kadını anlamına Arapların rab kelimesine izafeten rabbetü’l beyt ifadesi kullanmaları gibi. Buradan da anlaşıldığı gibi içindeki bir ukdeden dolayı Mustafa İslamoğlu Bediüzzaman’a veya Mevlana’ya sataşma dürtüsünü bu yolla temin ve tatmin etmek istiyor. Dolayısıyla mesele ilmi bir mesele olmaktan çok şahsiyetiyle veya manevi bünyesiyle ve yapısıyla alakalı bir durumdur.

 

·         Bediüzzaman ismi veya sıfatına muvafık olarak birçok alim için ‘a’cubetü’z zaman’ ifadesi kullanılmıştır. Bediüzzaman gibi zamanın harikası anlamındadır. Kimse Allah’ın makamını, ismini çalmak veya devşirmek arzusu veya çabası içinde olmamıştır.

 

 

·         Mustafa İslamoğlu kasıtlı bir biçimde Mevlana ve Bediüzzaman’a hürmeti kırmak için zorlamalara tevessül ediyor. Allah’ın isimlerini kendileri koyma cüretinde bulunduklarını ima veya tasrih ediyor.

 

·         Mevlana terkibinde Mevla’nın Allah veya ismi olduğunu söylemesi de saptırmadır. Zira hadiste de ifade edildiği gibi ‘men küntü mevlahu fealiyun mevlahu’ ifadesi yer almaktadır. Hazreti Peygamber (asm) ne kendisini ne de Hazreti Ali’yi Allah yerine koymak istemediğine göre anlam başka yöne de mahmuldür. ‘Ben kimin efendisi isem Ali de onun efendisidir’ manasına gelen bu ifade mevla’nın Allah’ın isminin dışında kullanıldığı alanlardan birisidir.

 

 

·         Mustafa İslamoğlu’nun Bediüzzaman veya Mevlana gibi şahsiyetlere karşı bir ukde beslediği şuradan belli ki, Abdulaziz Bayındır, Yaşar Nuri Öztürk gibi isimlere sahip çıkıyor ötekileri ise dışlıyor.

 

·         Mustafa İslamoğlu’nun ‘şu Suriye’yi de İran’a bıraksak ne olur?’ kaypaklığına ne buyrulur? Babasının mülkü mü ki İran’a peşkeş çekiyor? Bu gibi zevat, Şiilerin asabiyetlerini güçlendiriyorlar. Kendi usullerine sadakat beslemediklerinden dolayı da kendi zeminlerini zayıflatıyorlar. Ehli Sünnet zeminini Şiiliğe geçişli hale getiriyorlar.

 

 

·         Karma olması Ehl-i Sünnet zeminini zayıflatırken onlara sempati halesini ve onların gücünü artırmaktadır. Bidat ve ehlini sevimli hale getiriyor. Mezhep açısından olmasa bile sosyolojik açıdan Mustafa İslamoğlu ve benzerleri Şii kalıptadır.

 

·         Bu hususta Senai Demirci de genel hukuku özel hukuka indirmiştir. Makalesinde ‘ne döverim ne de dövdürürüm’ şeklinde bir üslup  ortaya koymaktadır. Adeta ‘ben vurmadan kimse vuramaz’ mantığıyla hareket ediyor.

 

 

·         Farkına varmadan değirmenine su taşıyan bizleriz. Şu veya bu şekilde onun tesir sahasını genişletenlerde de büyük hata payı var. Hafife aldığımız hiçbir şey hafif değildir. Günah ve hata hafife alındıkça büyür.

Babasından Reddiye 



 

 Mustafa islamoğlu Bediüzzaman Hz. tenkid edeceğim derken kendisiyle çelişiyor

- Kendi kendini tekzib eden bir Ulema- i su -

Mustafa İslamoğlu Risale-i Nurlara, Bediüzzaman Hazretlerine yapmış olduğu ithamla adeta kendi kendini yalanlıyor.

İlham ve vahiy hakkındaki bazi makale ve konuşmaları ile „Kur’an’ı Anlama Yöntemi“ (!) kitabında,Bediüüzzaman ve Risale-i Nurları tenkid etmesi, birbiriyle celişiyor.

Böyle dengesiz bir mağruru bizde ifşa ediyoruz, ta ki bu herifin hezeyanlarına kimse aldanmasın.

 

Mezkur kitabdan altıntı:

“…Risaleleri okuduktan sonra bir konu beni ciddi biçimde rahatsız etti. Risalelerin Kur’an’ın vahiy oluşuyla ilgili hiçbir sorunu yok. Fakat risalelerin Kur’an’ın “son vahiy“  oluşuyla ilgili ciddi bir sorunu var. Risalelerde söylenenlerin tümüne inanan birinin Kur’an’ın son vahiy oluşuna inanması neredeyse imkansız görünüyor…”
(Bkz: M.İslamoğlu, Kur’an’ı Anlama Yöntemi, s. 342, 99. Dipnot, Denge yay, 2014) 

 

Mustafa İslamoğlu “vahiy” üzerine yaptığı bir Sohbette ise şöyle dedi:

 

Kelam sıfatı Allah’ın sıfatıdır. Mevsuf’u baki ise sıfatı fani olabilir mi? Olamaz. Peki, o zaman bugün vahyin kesilmiş olmasını nasıl açıklayacağız? Allah’ın kelam sıfatının tecellisini nasıl açıklayacağız?

…Allah’ın kelam sıfatı bugün nasıl tecelli ediyor? Öncelikle ayat-ı hadisat içerisinde tecelli ediyor. Başımıza gelen olayların içinde Allah bize konuşuyor. Vahiy nedense ilhamdan tamamen koparılıyor (!)

 

Bediüzzaman Hazretleri ilham olan Risale-i Nuru Kur’andan koparmamıştır . İslamoğlu  gibi su-i niyetli ulema-i su bunu görememiş ve bu cihetten tenkid etmişsede!!

Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki: Ben, Risale-i Nur'un hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. Risale-i Nur, ise Arş-ı A'zam'la bağlı olan Kur'an-ı Azîmüşşan ile bağlanmış bir hakikî tefsiridir. Benim şahsımdaki kusurat, ona sirayet etmez... (Tarihçe-i Hayat 313)

 

Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur'aniyedir.

 

Şualar ( 714 )

 

Risalet-ün Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitablardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur'anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.

                                                                                                        Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 94 )

 

İkinci mani': Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahib olsa, Nurlara ve hakaik-i imaniyenin fütuhatına zarar gelir.Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır: Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatları bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said'i düşünüp mütemadiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkis etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaassıb enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güya Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyade parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'an güneşinin menbaından nurları alıyor.
Emirdağ Lahikası-1 ( 228 )

 

Meselâ, زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَ لاَ غَرْبِيَّةٍcümlesi der: "Nasılki elektriğin kıymetdar metaı, ne şarktan ne de garbdan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semavat tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur." der. Öyle de manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.

Şualar ( 690 )

 


Mustafa İslamoğlu o söyleşisinde aynen şöyle devam ediyor:

Kelam sıfatı salim akıllar üzerinden tecelli ediyor. Âlimlerin içtihadı, müfessirlerin tefsiri hep bu kabildendir. Kur’an’da en son inen âyet olduğunda hemen hemen ittifak olduğu sabit olan el-yevme ekmeltu lekum dinekum ve etmemtu aleykum ni’meti âyeti bunun en güzel delilidir. Kelam sıfatının kesilmediği buradan da anlaşılır. Kelam sıfatı sadece kâinatta Allah’ın olayların içinden konuşmasıyla devam etmemektedir. Allah gönderdiği son vahyin içinden de konuşmaya devam etmektedir. Peki, âyetle alakası nedir? Şudur; din ikmal edilmiştir, fakat nimet ikmal edilmemiş, itmam edilmiştir….. Kur’an’ın her çağın aklına indirilmesi için yapılan tefsir çalışmaları da nimetin ikmali cümlesindendir. Dolayısıyla burada Rabb’imizin kelam sıfatı bâkidir. (Mustafa Islamoglu 2010)

2014 de Mustafa İslamoğlu:

“…Risaleleri okuduktan sonra bir konu beni ciddi biçimde rahatsız etti. Risalelerin Kur’an’ın vahiy oluşuyla ilgili hiçbir sorunu yok. Fakat risalelerin Kur’an’ın “son vahiy“  oluşuyla ilgili ciddi bir sorunu var. Risalelerde söylenenlerin tümüne inanan birinin Kur’an’ın “son vahiy” oluşuna inanması neredeyse imkansız görünüyor…” (Mustafa Islamoglu 2014)

Soru: Hangi Mustafa İslamoğluna inanacağız??

 

Ezel ve ebedin zülcelal sultanı ve bütün mevcudatın zülcemal hâlık-ı zîşanı olan Şems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak herşeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iş bir işe, bir hitab bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi.

Asa-yı Musa ( 120 )

 

Hem Kur’an’ın her çağın aklına indirilmesi İslamogluna göre tefsirlerle oluyorsa Risale-i Nur gibi bir TEFSİRİ neden bu cihetten tenkid etmeye calışıyor??

 

Bunun için yegâne kurtuluş çaremiz, Kur'an-ı Hakîm'in imanî âyetlerini ve bu asra bakan âyet-i kerimelerini tefsir eden yüksek bir Kur'an tefsirine sarılmaktır.

Sözler ( 750 )


Evet madem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan

·        her asırda her ferde hitab eder

·        ve bir ilm-i muhit ve bir irade-i şamile ile herşeye bakabilir;

·        ve madem ülema-i İslâm'ın ittifakıyla, âyetlerin mana-yı sarihinden başka işarî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda manaları vardır.

 

           

Ve madem يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا gibi hitablarda her asır gibi, bu asırdaki ehl-i iman, Asr-ı Saadetteki mü'minler gibi dâhildir.

 

Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 58 )

 

 

Şu halde, bu asırda dünyaya yayılmış olan dinsizlik ve maddiyyunluğu kökünden yıkabilmek, hak ve hakikat yolunu gösterip, beşeri sırat-ı müstakime kavuşturmak, imanı kurtarabilmek için, ancak ve ancak Kur'an-ı Hakîm'in bu asra bakan vechesini keşf edip, umumun müstefid olabileceği bir şekilde tefsir edilmesi, elbette bu asırda kabil olacaktır.

Sözler ( 752 )

 

 

Peki Mustafa Iİslamoğluna göre „ Kur’an’ın her çağın aklına indirilmesi“ nasıl tahakkuk edecekmiş?

Kur’an onu yaşamak ve anlamak isteyen selim akıllara yeniden, yeniden nazil oluyor. Onun için bu fakir der ki; Kur’an lafzı bir kez, manası sonsuz kez inen, başı gökte ayakları yerde ilahi bir hitaptır. Başı manayı, ayakları lafzı temsil eder. Onun için, Allah’ın kelam sıfatı, vahyin lafzı üzerinden değil ama vahyin manası üzerinden hâlâ devam etmektedir. Değilse, Kur’an’ın bir mucize-i BAKI olması başka nasıl izah edilir?

http://kuranihayat.com/content/mustafa-islamoğlu-ile-“vahiy”-üzerine-söyleşenler-fatih-okumuş-fethi-güngör-murat-aydın

Peki senin bu çelişkin nasıl izah edilebilir?

 

Hem yine bir makalesinde bugünkü laflarıya şöyle çelişmiş:

 

Fazlur Rahman, vahyi iki aşamalı bir zihni yolculukla okumayı teklif etmişti. Birinci aşama vahyin indiği zamana gidiş, ikinci aşama onu oradan alıp kendi zamanımıza taşıyış.

Bu tez özellikle akademik çevrelerde özgün bulundu ve hayli tartışıldı. Tezin ana hatları, kabaca geçen yüzyılın İslamcı kuşağının vahyi okuma tarzını andırıyordu. Bu tarzı, aynı kuşağın öncü ve sembol isimlerinden Mehmet Akif Ersoy şöyle dökmüştü şiir kalıbına:

Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı 
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı

Belki ikisi aynı şey değildi, ama büsbütün ayrı şeyler de değildi.

Bu tezin ardından vahyin aslında yazılı değil "sözlü bir hitab" olduğu keşfedildi (!) Bu keşif hiç de yeni bir şey değildi. Aslında keşif bile değildi. Bir vakıaydı ve tersi vakıanın göz ardı edilmesiydi.

http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_595_8_vahyi-indigi-zamana-giderek-anlama-cabasi-utopya-mi-.html

 

 

 

Üstad Bedîüzzaman, Kur'an'dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden ve te'lifat zamanında yanında hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te'lif etmiştir.

 

            Merhum Mehmed Âkif'in:

 

            Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı,

            Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı.

 

beytiyle ifade ettiği idealini tahakkuk ettirmek, BEDİÜZZAMAN'a müyesser olmuştur.

 

Tarihçe-i Hayat ( 162 )

 

 



M. İslamoğlunun İFTİRASI:

“…Risaleleri okuduktan sonra bir konu beni ciddi biçimde rahatsız etti. Risalelerin Kur’an’ın vahiy oluşuyla ilgili hiçbir sorunu yok. Fakat risalelerin Kur’an’ın “son vahiy“  oluşuyla ilgili ciddi bir sorunu var. Risalelerde söylenenlerin tümüne inanan birinin Kur’an’ın “son vahiy” oluşuna inanması neredeyse imkansız görünüyor…”
(Bkz: M.İslamoğlu, Kur’an’ı Anlama Yöntemi, s. 342, 99. Dipnot, Denge yay, 2014) 

 

İslamoğlu Bediüzzaman Hazretlerine iftira atarken, meğer kendinden bahsetmiş!

 mealinin önsözünde mealini yazdığı her ayetin başında vekil bir melek olduğunu ve bu meleklerin hakkıyla mealledirdiği her ayetin sonunda gönlüne hediyeler dizdiklerini ifade ediyor.
BU SÖZLERDEN ANLIYORUZKİ M.İSLAMOGLU MEALİ MELEKLERİN ONAYI VE İLHAM YOLUYLA YAZILMIŞ ! 
ÇÜNKÜ MEALİ YAPILIPDA M:İSLAMOĞLUNUN GÖNLÜNE HEDİYE DİZİLMEYEN HİÇBİR AYET YOK !!

“Her ayete müvekkel bir meleğin olduğuna inandım.
O ayetin hakkını verdiğimde söz konusu meleklerin gönlüme hediyeler
dizdiğini hissettim… Kelimelere hayatta en büyük arzularının ne olduğu sorulsaydı, “vahyin anlamını yüreğimde taşımak” derdi diye düşündüm.”

önsöz.sh.xxvı

Demekki İslamoğluna göre, meali VAHY ile ve VAHY kontrolünde olmuş (!)

 

 

"Bazende ayetler cennet kuşu olup yüreğimin karlı tepelerine kondular, beni yüreklendirip teselli ettiler." (M. İslamoglu)

 

 

..ayetler yüreğine konduğunu iddia ediyorsan, Kuranın "son vahiy" olduğuna inanman neredeyse imkansız görünüyor!!!



Risale-i Nur'un kıymetini ve kerametlerini beyan etmek vâcibdir ve elzemdir.

(Zülfikar 11)


 

 

Üstad Hazretleri „bu İslâm ismi altındaki zındık“ diyor !

 

Risale-i Nur'un Isparta'da kat'î galebesi, zındıkları şaşırttı. Fakat bazı mütemerrid ve muannid ve ölen herifin ruh-u habisi hükmünde bazı zındıklar, o mağlubiyete karşı gelmek fikriyle, baştan aşağıya kadar Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) aleyhinde, fakat perde altında, aynen münazara-i şeytaniye bahsinde hizb-üş şeytanın, Peygamber (A.S.M.) ve Kur'an hakkında mesleklerince söyledikleri tabiratı başka bir tarzda o zındık herif istimal etmiş.

Onun gibi yahudi, mütemerrid ve dinsiz feylesoflarından ve Avrupa'nın zındıklarının eskiden beri Kur'an ve Peygamber'in (A.S.M.) hâlâtından medar-ı tenkid buldukları noktaları, bu İslâm ismi altındaki zındık, kurnazcasına, safdil Müslümanlara ve Risale-i Nur'u görmeyenlere dinlettirmek ve göstermek için öyle bir tarzda gitmiş ve küfrünü gizlemeye çalışmış ki; şeytanette, şeytandan ileri gitmiş. Beni çok müteessir etti.

Kastamonu Lahikası ( 151 )

 

 

Mustafa İslamoğlu yazdığı uydurma mealinde Abese suresinin ilk ayetleri için büyük harflerle “KİBİRLİ ADAM” yazmış ve bu ayetlerin Velid B. Muğire için indiğini söyleyerek kendini savunmuştu. 3 Muhammed kitabında ve o surenin kendince yorumunu yaparken ise bu ayetlerin Peygamberimizi muhatap aldığını söylüyor.


Kommentare: 1
  • #1

    bir nurcu (Mittwoch, 03 Dezember 2014 07:12)

    BİRİNCİ MADDE : Münafık 99 tane dogru söyler; kutubu imaniye tesmiye edilen milyon cilt kitablardan güzel sözler izhar eder hatta kendisine mal eder çöl gibi bir iklimde yaşayan ahir zaman yetimleri için murşid gibi bir makam alır.
    İKİNCİ MADDE : Sonra 1 (bir) tane yalan söyler; iftira eder; gene yüzbinler cilt kutubu islamiyede cevab verilen avam nazarında ihtilaflı görülen feraset ve ilim ve teslimiyet lazım olan bir meseleden zihinlere bulantı verir ve kıyamet vaktinin Müslüman biçarelerinin imanlarını İBLİS olup çalmaya çalışır.
    Şimdi birinci maddede o munafıktan irşad olan saf ve masum ve cahil Müslüman ihtizaza gelir; hatta namaza başlar; esbab olarak o Münafıgı görür ve öyle gördügünden ve munafık o şekilde göründügünden artık o zındık kendi Psikolojisinde ehl-i cennettir.Mübarektir.Tartışılmazdır.
    Halbuki ; "Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini tağyir etmez. Çünkü maksut, vesilenin vücuduna terettüp eder; içindeki niyete bakmaz.". H.S'de denildiği gibi ; Münafık o ikramı ifsadatına ön hazırlık için sarf eylemiştir; niyeti istikbaldeki inkar ve felaketi; şahsından hasıl olan bir güçle ortaya koymak içindir.
    Bizim avam ve şahsa bakan ve o şahısla irşad oldugunu sanan ahmak Müslüman kardeşimiz o şahsa cennetin en ali makamınıda tashih ettiginden sonra kalkar o munafıgın 1 adet yalanınada İMAN ediverir.
    Böylece Hak dinden çıkar gider.
    Neticede Münafık Alim Mürşid bozuntusu aktörümüz kendisinden hiç bir şey üretmeden kütübü islamiyede bahsi geçen en basit en tabii kısımları ezberleyip avam lisanına entegre ederek son derece basit bir demogojiyle küfrünü gizler ve Müminlerden bazılarını ifsad ve idlal etmeyi başarır.
    Onlarıda cehennem paklar.
    İslami bir meselede ikramı Münafıktan alan ona köpek gibi tek taraflı sadakat gösterip o münafıgı alim hatta evliya kutub görür ve daha ona laf ettirmez.
    Bunun yerine eimme-i erbaa muceddid-i azam zatları tenkise girişir.
    Eşşek şeklinde çeker gider.

Kommentare: 3
  • #3

    Bir Nurcu (Donnerstag, 11 Dezember 2014 12:01)

    BAŞTA FETO OLMAK ÜZERE İZLAMOĞLU GİBİ AŞİKAR VE GİZLİ DİN DÜŞMANLARINA 70 SENE ÖNCE RİSALE-İ NUR'UN VURDUĞU BİR GAYBİ TOKAT..
    CİDDEN BU MU'CİZEVARİ BİR İHBAR-I GAYBDIR Kİ..
    İZLAMOĞLU YAŞAR NARİ VE AĞABABALARI OLAN FETONUN SURETİNİ AYNEN GÖSTERİR...
    VE ÖLEN SÜFYANIN BİR RUHU HABİSİDİR DEMEKLE ONLARIN MANEVİ MAKAMLARINA ! İŞARET EDİYOR..!

  • #2

    Bir Nurcu (Donnerstag, 11 Dezember 2014 12:01)

    İzlamoğluna işarat-ı gaybiyeyi zecriye...!
    Evet her İlahi teyid ile müeyyed mu'cize gibi NUR'da 70 sene öncesinden kendi düşmanlarının akılsız zerrecik başına istihzakarane parmak basar..!

  • #1

    bir nurcu (Mittwoch, 10 Dezember 2014 21:02)

    “Şer üzerindeki insan hiç kimseye hayır gözüyle bakmaz. Zira onun görüşleri kendi içinin dışarıya aksetmiş suretlerinden ibarettir.” Hz. Ali (r.a.)
    ****
    M. İslamoğlu Peygamberimze (asm) „kibirli“, Bediüzzamana „hani tevazu?“ derken kendinden bahsetmis meger..